CANLI YAYIN

Miraç Kandili Vesilesi İle İsra ve Miraç’ın Hatırlattıkları

Miraç Kandili Vesilesi İle İsra ve Miraç’ın Hatırlattıkları

Genel bir tespit: Yaşadığımız modern çağda İslam ve İslami hakikatler etrafında estirilen yıkıcı fırtınaların kahir ekserisinin altında yatan ana sebep İslam’ı ve İslami hakikatleri doğru bilmeme, anlamama ve kasıtlı çarpıtmalardan kaynaklanmaktadır. Bunla beraber bir Müslümanın zihin işleyiş yapısı ile modern insanın zihin işleyiş biçimi arasındaki farklılık da anlaşılmadan, meselelerin doğru anlaşılması da mümkün değildir.

Malum olduğu üzere insanların olay ve hadiselere karşı tavırlarını, rengini ve tarzının belirleyen, kişinin olay ve hadiselere dönük duruşu, bakışıdır. Kişinin duruş ve bakışını belirleyen ise başta niyeti akabinde niyetini belirleyen algısı, algısını belirleyen değerleri, değerlerini besleyen ise duyularıdır. Şimdi son nokta (duyu) ile ilk nokta (duruş/bakış) bunların arasını birleştirerek meselenin bir bütünlük içinde sentezini izah edersek; insan duyuları ile bilgi edinir. Edindiği bu bilgileri değer kalıplarında şekillendirir. Bu değer kalıplarında şekillenen bilgiler kişinin algısı haline gelir. Bu algılar da kişinin niyetini ve tavrını belirler.  Dikkat edilirse olaya karşı tavır ve tepkisinde etken olan ana nokta kişinin algısıdır.

Şimdi çağın arızalı zihin yapısına sahip olan modern insan ile hayat pergelinin sabit ayağını Allah ve ahret yurdu yapmış kâmil müminin algılama biçimine bir bakalım. Modern insan İslam’ın temel kaynakları olan Kitap ile Sünnet’e bilgi kaynağı nazarı ile bakar. Herkesin malumudur ki bilimde temel ilke şüphe ile vakıaya yaklaşmaktır. Zira şüphe olmadı mı bilim ameliyesi meydana gelmez.

Bu noktada parantez içi olarak şu mevzunun da altını çizelim: Modern insanın (beslendiği kültürü, yetiştiği, eğitim ve çevre, sosyal ve diğer şartlar ve koşullardan dolayı) birtakım zaafları vardır: Bunlar, başlıca zora gelmez, her karşılaştığı meselenin akla uymasını ister, riyakardır. Zira yapacağı veya sahiplendiği meseleleri başkasına onaylatmak ister vb. gibi birtakım zaaflardır.

Mezkûr zaafları ve zihin yapılarının işleyişinden dolayı, İslam’ın sahih delillerinden akıllarına, mantıklarına uymayan veya kendilerini zorlayan bir şey ile karşılaştıklarında ona şüphe ile yaklaşırlar. Eğer aklına ve mantığına veya kendilerince evrensel olduğunu iddia ettikleri bilimselliğe uygun görmediklerinde (dikkat buyurun İslami hakikatlerin gerçek anlamda makuliyete ve mantığa uymayan bir yönü yoktur. Var olduğu iddia edilen meseleler ya anlaşılmadığından veya yanlış anlaşılmadan kaynaklanmaktadır) baş vurdukları iki şey vardır: Eğer bu konu Kur’an-ı Kerim merkezli ise onu alakalı-alakasız tevil etme yoluna baş vururlar. Yok eğer Sünnet-i Seniyye merkezli ise onu ya tevil veya inkâr etme yolunu seçerler. 

Buna mukabil, hayat pergelinin sabit ayağını Allah (c.c.) ve ahiret yurdu kılmış olan kâmil müminin zihin yapısının işleyişinde ise o (kamil mümin) İslam’ın edillelerine (adından da anlaşıldığı üzre) delil diye bakar. Delil kelimesi Türkçede rehber anlamındadır. Yani kâmil mümin İslam’ın delillerinden kendisine gelen meselelerde bu konuda söylenenin rehber olduğunu, rehberini kaybeden kişinin de mutlak sıkıntı ve ziyanda olduğunu bilir. Bundan dolayı da Allah ve Resulü buyurdu ise ona karşı ilk ve son tavır ve tepkisi ‘o dedi ise amenna!’dır.

Şimdi bu hakikatleri göz önünde bulundurarak Mirac kandili vesilesi ile cenab-ı hakkın Efendimiz’e (s.a.s.) bir nusret ve ikram-ı ilahisi olan İsra ile Mirac’ı ve bunların özelinde ümmet-i Muhammed’in kulluk yürüyüşlerine değer ve kalite katacak, yol alırken heybelerinde muhafaza etmeleri zorunlu olan birtakım hakikatlere kısaca değinelim. Mevla (c.c.) İsra suresinde şöyle buyurur:


سُبْحَانَ الَّذٖى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى

الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ ~ ~ ~

Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (İsra 1)

İsra dediğimiz, Efendimiz’in (s.a.s.) bir gece vakti Mescid-i Haram (Kabe-i Muazzama)’dan alınıp, Mescid-i Aksa’ya (Kudus-ü Şerif) götürülmesi hadisesi, ayeti celile ile sabit olması hasebi ile buna iman farzdır. İnkârı ise küfrü mucibdir. Miraç dediğimiz Efendimiz’in (s.a.s.) Mescid-i Aksa ‘dan alınıp yedi kat sema ötesi ve mevlanın bilidiği yerlere götürülmesi ise sahih hadis-i şerifler ile sabit olduğu için inkârı küfür olmazsa bile fısktır.

Rivayetlere göre hicretten 18 ay önce (bir veya bir buçuk sene önce) vuku bulmuş olan İsra ve Miraç mucizesi ekseninde, onun vuku bulup bulmadığı noktasında zaman zaman özellikle yaşadığımız modern çağda birçok itiraz ve saptırmalar yaşanmaktadır.

Özellikle Miraç Kandili dolayısı ile ruhu hasta çağımızda, bir takım modernist ehl-i bidat (hak olan doğru yoldan çıkan, yanlışa doğru diye inanan, söyleyen ve yapan)lar, İsra ve Miracın İslami kaynaklardaki mahiyetini (kasıtlı veya kasıtsız) atlayarak inkâr etme yolunu tutmuşlardır.

Bunların yanı sıra Müslüman mahallesinde olup veya Müslümanlardan göründüğü halde İsra ve Miraçla ilgili estirilen yalan ve yanlış fikirlerin önemli bir diğer sebebi ise bu kişilerin alanında derinleşmeden malumat düzeyinde belli bir İslami bilgiye sahip olduktan sonra, Batı fikir ve felsefesinden etkilenen adı Müslüman kişilerin etkisi altında kalmalarıdır. Ve tabii ki bunun Batılıların İslam’ı bertaraf etmek için uydurdukları ayak oyunlarının bir sonucu olduğu da unutulmamalıdır.

Bu meyanda geçmiş çağlarda estirilen ve günümüzde de bozuk plak gibi tekrar edilen, gündeme getirilen bazı yersiz iddialara kısaca temas edelim:

Bir olayı, meseleyi doğru anlamak için, o olayın ilgili olduğu toplum, inanış ve kültürüne ve bunların kendilerini ve hakikatlerini ifade ederken kullandıkları terminolojilerine bakmak gerek. Aksi halde olanı değil olmasını istediğimizi anlamış ve doğru sözlerle yanlışlıklara sebebiyet vermiş oluruz.

Bu nedenle İslam peygamberi olan Efendimizin (s.a.s.) mucizelerinden biri olan İsra ve Miracı da önce İslam’ın kaynaklarının anlattığı gibi ve İslami terminoloji merkezli konuşmak, ancak bizi doğru sonuca ulaştırır.

Kimler Hangi Yolla Saptırmalar Yapıyor?

Bunların bir kısmı bu safsatalarının toplumda bir karşılık bulması için, güya İslami hakikatleri ve emirleri batılı filozofların etkisi ile aklileştirme yoluna giderken, diğer bir kısmı hadiseleri tarihselleştirme hezeyanına baş vurmakta. Başka bir kısmı da alakasız bir şekilde bilimselleştirme yoluna gitmişlerdir. Yani bu noktada temelde üç başlık altında (akla uygunluk, bilime uygunluk, tarihe uygunluk) şüphe ve vesveselerle inkâr etmekteler.

Bunlar mezkûr hastalık ve hezeyanlı yaklaşımları ile bir defa, sahih İslam’ın kendi özünde var olan aşkınlık, evrensellik, çağlar üstü olma ve akli değil taabbudi (Allah ve Resulü buyurduğu için yapılma) olma esaslarını ortadan kaldırmaktadır. Siz bir hakikati kendi özündeki olanla değil de, yamadıklarınızla veya yanlış anlamanız ve tasvir etmenizle ifade etmeye kalkarsanız, bu yaptığınız en basitinden sapma ve saptırmadan başkası olmaz.

Bizim bu ifade ettiğimiz hakikatler, bunların iddia ettiği gibi “bunlar (genelde mucizeler, özelde İsra ile Miraç) akla veya bilime uygun değil” tezlerinin doğru olduğu sonucunu doğurmamalıdır. Bunun aksine aslında İslam’ın temel kaynaklarında var olan bütün hakikatler hem akla hem de ilme uygundur. Ayrıca akıl ile ilimin sahalarının bir olmadığının altını çizmek de lazım. Bu nedenle akıl ve ilimi ya da bilimi ölçü ve mutlak doğru olarak kabul edip İslami hakikatleri bunların süzgecinden geçirmenin anlamama ve cehaletten başka bir şeyi ifade etmeyeceğinin de altını çizelim.

İnkâr Edenlerin Kullandıkları Mitler

Şimdi bunların İsra ve Miracı inkâr ederken kullandıkları birtakım mitlerine bir bakalım. Derler ki bu hadise zaman ve insan olarak aklen mümkün değildir. Anadolu’da insanlar derler ya “eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz” diye, siz meseleye yanlış ölçülerle baktığınızda elbette ki doğru sonuca varamazsınız.

Bu hadisenin akla uygun olmamasının yersizliğinin delilleri şunlardır:

  1. Bir defa aklımızın bir şeyi almaması onun yokluğunu veya yanlışlığını göstermez. Mesela dolu olan bir akü düşünün. Bu akü arabayı hareket ettirdiği halde içindeki enerjiyi görmememiz bunu inkâr etmemizi gerektirir veya inkârı doğru kılar mı?
  2. Yine bulutların içine yüklenmiş tonlarca suyu görmemekteyiz. Bunu bilim ve akıl itiraf ederken görmememizden dolayı inkâr etmemiz ne kadar sağlıklı olur?
  3. Diğer bir örnek içine gaz doldurulan varilin suda batmaması. Onu (varili) suyun üstünde tutan şeyi göremememiz inkâr etmemizi gerektirir mi?

Bu olayın (İsra ile Miracın) söylendiği gibi bu kadar kısa bir zamanda olması düşünülemeyeceğinin yersizliği ile ilgili ise;  

  1. Güneşin ışınlarının bir anda her tarafa ulaşması mümkün de bu neden mümkün olmasın?
  2. Bilim ve teknolojinin bile geliştikçe ses hızı ve ses hızından bile öteye gidebilmekten bahsettiği bir çağda böyle bir soruyu hem de bilimsellik ve akılcılık adına sorabilmek ne kadar akla ve bilime uyar?
  3. Yine ‘iman ettim!’ diyen herkesçe kabul edilen Şeytanın bir anda, herkese ve her yerde şerri vesvese etmesini kabullenirken nasıl olur da sahih delillerle sabit olan hakikati inkâr edebilir?
  4. Süleyman (a.s.)’ın rüzgarla bir aylık mesafeyi bir günde kat etmesi, Neml suresinde cenab-ı hakkın bahsettiği Belkıs’ın tahtını bir anda mümin kişinin hazır etmesi mümkün olduğuna göre bu neden olmasın?


قَالَ الَّذٖى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى لِيَبْلُوَنٖى ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهٖ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّٖى غَنِىٌّ كَرٖيمٌ ~ ~ ~

Kitaptan bilgisi olan biri, "Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm" dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş hâlde görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir." (Neml, 40)

       5. Görme dediğimiz şey, gözün açılması ile gözdeki ışığın görülene değmesi iledir. Bunun bu kadar kısa anda olması mümkün olduğuna ve bunu herkes kabul ettiğine göre nasıl olur da İsra ile Miraç inkâr edilebilir?!

Aslında bu mesele bir yönü ile Allah’a iman ile nübüvveti anlama ve kabul etmeyle ilgilidir. Zira bütün peygamberlere Cebrail (a.s.) inmiştir. Ve Allah’ın (c.c.), elçileri olan peygamberlere birtakım mucizeler bahşettiği de kesindir. Durum böyle olduğuna göre, bu noktada mucizeleri inkâr etmek bir nevi Allah’ın (c.c.) bunu yapmaya aciz olduğunu iddia etmekle eş değerdir.

Çünkü bu mucizeleri yapan meydana getiren bu şahıslar (elçiler) değildir. Bilakis Allah’tır (c.c.). Allah’ın (c.c.) ise bütün imkân ve sınırların ötesinde aşkın ve dilediğine, dilediğini, dilediği şekilde yapma ve yaptırma güç ve kuvvetine sahip olduğu izahtan varestedir. Şimdi bu mucize ve daha başka şeyler (aklımız alsın veya almasın, bilim o noktaya ulaşsın veya ulaşmasın) neden olmasın.

Netice olarak bu ve ifade etmediğimiz sayısız hakikatler göstermektedir ki İsra ile Miracı inkâr eden veya bunlara dönük akıllarının rehberliğinde şaibe ve şüphe ile yaklaşanların iddia ve tezleri yersiz birer safsata olmaktan öteye gidememektedir.

Kur’an-ı Kerim ve sahih Sünnet-i Nebeviye ile sabit olan bir hakikati hem de din adına inkâr veya sulandırmak en hafifinden meşrebsizlik ve sapma ve de saptırmadır. Bu da inansın veya inanmasın başta kendisine saygısı olan, kişilik sahibi hiçbir kimsenin başvurmayacağı bir tavırdır.

İsra ve Miraçtan Payımıza Düşen

İsra hadisesini bildiren ayet-i celile ile Miracı haber veren hadis-i şeriflere bir göz atarsak; özellikle hadis-i şerifler metin olarak hayli uzun olması ve yazının alanının sınırlı olması hasebiyle, metne ulaşmak isteyen kardeşlerimiz temel metin kaynaklarından ilgili bölümlere bakarlarsa orada göreceklerdir. Bizler burada İsra suresi birinci ayeti ile konuyla ilgili hadis-i şeriflerden elde edilmesi gereken dersleri kısaca bu vesile ile zikredeceğiz.

Öncelikle şunun altını çizelim: Beden iman ve hikmetle dolunca, ten topraktan (fiziki), ruh ise mevladan (metafizik)’dır. Ruh yer çekimine tabi olan tenin etkisinden kurtulunca elbette ki harikulade işlere mahal oluverir.

Ayet-i celilenin kelimelerinden almamız gereken bazı dersler vardır. Bunlardan söz gelimi ayetin başındaki “sübahane” kelimesinden çıkan, bizlere kul kulluğunun farkına vararak mevlayı eksiklerden tenzih etmeli ve kibirden, tuğyandan kurtularak rabbe kavuşmayı hayatında düstur edinmelidir.

Ayette geçen “abdi” ifadesi ile Mevla (c.c.) bizlere kul olmanın her türlü makam, mevkiden üstün olduğunu, Allah’a kulluğunu itiraf eden kişinin Allah’tan başkalarına kul olmaktan özgürleştiğini yani yüksek dereceler elde etmek için seherlerimizi secdelerle buluşturmak sureti ile öncelikle kulluk seviyemizi yükseltmemizin gerekli olduğunu anlatmaktadır.

Yine ayetin akışında olayın gece vaktinde vukuu, bizlere gece vaktinde zahidleşmenin önemine, gecenin de bizler için önemli bir amel sahası olduğuna ve gecenin örtücü özelliği ile mümin ahlakının temel bir ölçüsünü gözlemlemekteyiz. Yani geceleri zahid olursa insan ve gündüzün de mücahit olup başkalarının kusurlarına karşı gece gibi örtücü olursa o zaman bir çok harikulade nimete erişebilir.

Miracın Vukuundaki Hikmetlerden Biri

Nübüvvet nurunu doğuşu üzerinden 12 yıl geçmişti. Kalpleri mühürlü, gönül gözenekleri tıkalı, zihinleri murdar olmuş, rahmetten mahrumlar var güçleri ile hakkın nurunu söndürmeye çalışıyorlardı. Bunca yıllık gayrete rağmen mürekkeb küfrün bu inadı ve iflah olmaz azgınlığı gün geçtikçe dozajını arttırıyordu.

Müşrikler en son Müslümanları bir mahalleye sıkıştırmış ve ambargoya tabi tutmuşlardı. O günlerde ümmetin annesi, insanlığın medar-ı iftiharı yüce şahsiyet Hz. Hatice annemiz hakkın rahmetine kavuşmuştu. Bilindiği gibi Hz. Hatice o günkü koşullarda Mekke toplumunun önde gelen zenginlerinden biridir. İman etmiş ve inandığı uğruna kaybedecek bir şeyi olmayan ve davası uğruna seve seve her şeyini feda eden bir şahsiyet.

Davası uğruna ‘her şeyim ile varım!’ diye bu yüce şahsiyet boykot altında yırtık bir çadırda iman ettiği rabbisine kanatlanır. Bu Efendimiz (a.s.) üzerinde o kadar derin bir etki bırakır ki her gönlü daraldığında Hz. Hatice’nin evine doğru boynu bükük ve mahzun mahzun bakar. Sanki lisan-ı hali ile ‘sen yoksun Haticem beni “üzülme rabbin seninle beraber. O seni bu yürekleri çoraklaşmış bedevilere karşı yalnız bırakmaz!” diye teselli eden biri yok!’ der gibi.

Yine aynı yılda, iman etmemesine rağmen her koşul ve şart altında Efendimizi korumayı kendine şiar edinen amcası ve koruyanı Ebu Talip de ölmüştür. Müesses küfür nizamı her açıdan zulüm ve haksızlıklarının dozajını arttırdığı bu süreçte Allah (c.c.) habib-i edibine her zorluktan sonra bir kolaylık var dercesine ilahi bir lütuf ve ihsan olarak İsra ve Miraç hadisesini tahakkuk ettirmiştir.

Cebrail’in (a.s.) gelip Beytullah’da hatim bölgesinde veya Ümmü Hani’in evinde yatarken alıp zemzemin yanında ameliyat etmesi ve kalbini iman ve hikmetle doldurması, akabinde Beytullah’dan Burak adlı bir binek ile Medine’ye ve oradan da Tur Dağı’na ve Mescid-i Aksa’ya ve oradan da üzerinde icma olan ve hakkındaki rivayetleirn tevatur derecesinde olduğu Miraç hadisesinin vukuundaki Allah’ın (c.c.) takdir buyurduğu yerlere…

Harem-i Şerif’ten Mescid-i Aksa’ya kadar olan bölüm Burak adlı binit ile olurken, Mescid-i Aksa’dan yedi kat semaya Miraç ile, sidreden kabe kavseyn ev edna denilen yerlere de Refref ile vukuunu konu ile ilgili olan hadisi şeriflerden anlıyoruz.

Bu vesile ile şunu ifade edelim ki Efendimiz (a.s.) bu yolculuğunda gördüğü hakikatlerin her bireri, aslında dünyadaki olayların müşahhas örnekleridir. Bir yönü ile, Allahu alem, cenab-ı hak bununla nebisini ilme’l-yakin vakıf olduğu şeylere ayne’l-yakin olarak vakıf olmasını murad etmiştir.

Konuyu ele alan hadis kaynakları ve bu kaynaklardaki hadis-i şeriflerin sayısı bir hayli çoktur. Şunu diyebiliriz ki hadis-i şerifler sıhhat derecesi itibari ile muhtelif olmakla beraber sayısal anlamda tevatur derecesindedir.

Ayrıca miracın vukuu ile ilgili, İslam alimleri ‘bu hadise beden ile mi yoksa ruh ile mi, uyanık iken mi yoksa uyku halinde mi oldu?’ gibi farklı görüşler ifade etmiş olmakla beraber, hadisenin uyanık ve hem beden hem de ruhu ile vuku bulduğunda cumhurun ittifakı vardır.

Burada biz olayın bu teknik yönlerini bir kenara bırakarak güncel hayatımızda bizlere rehber ve kılavuzluk yapacak hadis-i şeriflerin anlatımlarındaki bir takım hikmetli öğütlere bakmak istiyoruz. Konuyla ilgili olarak tefsirlerde İsra 1 ayetinin tefsirine bakan kardeşlerimiz detaylı bilgilere ulaşacaktır. Bunun yanı sıra konunun birçok hadis-i şerif kaynaklarında da detaylı olarak ele alınmış olduğunu vurguladık. Bizler burada İmam Taberani’nin aktarımı ile Efendimizin müşahede ettiklerine bakmak istiyoruz:

  1. Allah yolunda cihad eden müminlerin durumu bir yandan ekip hemen ardından biçen kavim ile gösterilmesi bizlere Allah’ın (c.c.) müminlerin fani olan amellerini ebedi kılmak için her yaptıklarını mutlaka ihlas mührü ile mühürlemeleri gerektiğini, eğer bunu becerebilirler ise, mevlanın her yaptıklarına bire yedi yüz ile mukabele etmekte olduğunu öğreniyoruz.
  2. Farz namazları kılmaktan ağırlanan kişilerin taşlarla başları ufalanan kavimle temsil edilmesi, başka diğer bir hadisi şerifte ise efendimiz as bizlere “namaz dinin direğidir” buyurması gösteriyor ki kul olmanın şartı ve temel miyarı namazdır.
  3. Mallarının zekatını vermeyen kişilerin ön ve arkaları yamalı perişan bir vaziyette cehennemin dikenlerini (zakkum denilen zehiri) yiyen kişilere benzetilmesi, Müslümanın dünya malını kullanması gerektiğini, ona çullanmasının veya o (dünya malının) Müslümanı kullanmasının vahim bir hata ve yanlış olduğunu öğreniyoruz.
  4. Zina eden erkek ile kadının önlerinde temiz et var iken kokmuş pis eti yiyen kavme benzetilmesi, bizlere gayrı meşruya uçkur çözmenin bir felaket olduğunu ve insanın nefsinin zaaflarına karşı her daim ayık ve uyanık olmasının gerekli olduğunu öğretiyor.
  5. Yol kesen kişilerin halinin yolun ortasında gelenin geçenin üstünü yakan ve yırtan ağaca benzetilmesi, maddi veya manevi anlamda insanları doğru olan yoldan alı koyan kişilerin aslında kendi felaketlerini hazırladıklarını ve netice itibari ile kendilerine sıkıntı ve zarar verirken ilahi takdirden de bir şeyi eksiltmeyeceklerini görüyoruz.
  6. Yanındaki emanetlerin hakkını yerine getirmediği halde başkaca sorumlulukların altına giren kişinin, kaldıramayacağı kadar bir odunu deste yapıp kaldıramadığı halde üzerine ilave etmeye çalışan kişiye benzetilmesi bizlere ehliyetin yanında liyakatin önemini göstermekte. Ayrıca Müslümanın şiarı ille de bir iş yapmak değildir. Asıl olanın bilakis her ne işi yapacaksa içini doldurarak hakkını vererek yapmak olduğunu, aksinin neticede zarar ve vebal olduğunu öğreniyoruz.
  7. Yapmadıklarını söyleyen hatiplerin dillerinin ve dudaklarının demirden makaslarla kesilen kavme benzetilmesi bizlere ilahi ahlakın Müslümanda doğuracağı ahenk ve uyumu göstermektedir. Ayrıca buna riayet edilmediğinde ise kişinin hayatının tezatlarla iç içe olacağını ve bu tezatlıkların ise neticede insana büyük bedeller ödeteceğini öğrenmekteyiz.
  8. Pişman olacağı yanlış sözler sarf eden kişinin küçücük kayadan çıkıp tekrar çıktığına dönmeye çalışan öküze benzetilmesi, dilinin insanın hayatiyet arz eden bir organı olduğunu gösteriyor. Ayrıca Efendimizin (a.s.) ‘bana iki bacağınızın arası ile iki dudağınızın arasını koruma sözü verin, size cenneti söz vereyim’ buyurmasından da dili yerinde ve faydalı kullanmanın bir nevi cennete girmeye vesile olacağını anlamaktayız.
  9. Cennetin güzel kokular saçan ve harika nağmelerin geldiği vadiye benzetilmesi üzerinden, müminlere zaafları üzerinden cennetleri rota edinmelerinin gerekliliğini okumaktayız. Evet genel olarak dünyevi hayatımızdaki gayretlerimizin arka planında bu ve benzer güzellikler yatmakta olduğuna göre Mevla aradığımızın ebedi olanı ve daha mükemmel olanın cennetler olduğunu bildirmek sureti ile müminlerin hayat pergellerini ahret yurdu yapmasını dilemektedir.
  10. Cehennemin ürkütücü sesler çıkaran, pis kokular saçan vadiye benzetilmesinden ise insanın sakınması zorunlu olan gerçek şeyin Cehennem olduğunu, bu bilinç ile amellerimizi yapmamızın zorunluluğunu öğreniyoruz.

Ayrıca Efendimiz’e (a.s.) Miraç’da verilen hediyelere de kısaca bir vurgu yapmak gerekir. Bunlar;

  • Efendimiz’in (a.s.) gözümün aydınlığı dediği, dinin direği diye tasvir ettiği, müminin miracı olarak takdim buyurduğu ve insanın Allah’a (c.c.) en yakın olduğu halinin olduğunu haber verdiği 5 vakit Namaz.
  • Bakara suresinin son iki ayet-i celilesi olan, toplumda Amenerresulü olarak ifade edilen ayet-i celileler de bir lutf-u ilahi olarak hediye edilmiştir.
  • Diğer bir hediye ise Efendimiz’e (a.s.) ümmet-i Muhammed’den Allah’a (c.c.) şirk koşmayan kişilerin af edileceği müjdesidir.

Rabbim iman, istikamet ve takvada istikrardan ayırmasın.

Selam ve dua ile…

 

İlimsiz

DİĞER MAKALELER