CANLI YAYIN

İslâm Kardeşliğinin Devam ve Kemâlinde Bize Gereken Şeyler

İslâm Kardeşliğinin Devam ve Kemâlinde Bize Gereken Şeyler

Aziz İslam’ı kıyamete dek koruyacağını beyan eden rabbimiz, fahr-i kainat efendimiz (s.a.s) eliyle inşa edilen Ümmet Bilincini buna vesile kılmaktadır. Burada bahsini edeceğimiz mevzu, ümmet olmaklığın temeli olan uhuvvet yani kardeşlik olacaktır. Bu da hiç şüphesiz önce kimin kardeş kılındığını bilmekle başlayıp, kardeşliğe verilen değerin hatırlatılmasıyla devam etmeli; ardından kardeşliği zedeleyen unsurların ortaya çıkarılarak, bunların bertaraf edilip kardeşliği sürdürmenin sebep ve vesilelerine değinmekle mümkün olacaktır.  

1. İslâm’ın Kime Kardeş Dediğini Bilmek

a) Allah Teâlâ’nın, mü’minleri kardeş ilan etmiş olduğunu bilmek

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ

 “Mü’minler ancak kardeştirler.”[1]

İslam insanı sosyal, ancak cemiyet içerisinde hayatını sürdürebilecek bir varlık olarak görmektedir. Fakat bunu yaparken, toplumsal ilişki kurulan her özneyi bir ve mütecanis görmemekte, insanlar arasında iman esaslı bir kategorizasyon yapmaktadır. Yukarıdaki ayet-i kerime şu hakikati dermeyan etmektedir: Tüm mü’minler bizim din kardeşlerimizdir; ki bu hükmü Allah teâlâ koymuştur. Bununla birlikte ilim şehrinin kapısı olan Hz. Ali (r.a.) de, “gayr-i müslimler bizim insan kardeşlerimizdir” demiştir. O’nun bu hükme varması, hiç kuşkusuz âyet ve hadislerin genelinden çıkardığı manadır. İslâm’ın hâkimiyeti altında olan gayr-i müslimlere ise zimmî denir. Zimmî, Allah ve Rasûlünün koruması altında olan kimse demektir. İslâm hâkimiyeti altında olmayanlara ise harbî denir. Harbî, kendisi ile gerektiğinde harp edilecek kimse demektir. Ama Müslüman, kardeştir; kendisiyle asla harp edilemez! Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) Vedâ haccı esnasında Kurban Bayramı günü Mina’da bütün hacılara îrâd ettiği hutbesinin bir bölümünde şöyle buyurmuştur:

       فَإِنَّ دِمَاءَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ  وَأَعْرَاضَكُمْ حَرَامٌ عَلَيْكُمْ كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هَذَا فِي بَلَدِكُمْ هَذَا فِي شَهْرِكُمْ هَذَا وَسَتَلْقَوْنَ رَبَّكُمْ فَيَسْأَلُكُمْ عَنْ أَعْمَالِكُمْ فَلاَ تَرْجِعُوا بَعْدِي كُفَّارًا أَوْ ضُلاَّلاً يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ.  

“Şüphesiz ki, sizin kanlarınız, mallarınız, ırz ve namusunuz, şeref ve haysiyetiniz, şu gününüzün, şu beldenizin ve şu ayınızın haram olduğu gibi, birbirinize haram kılınmıştır. Rabbinize kavuşacaksınız ve O size amellerinizi soracak. Sakın benden sonra birbirinizin boynunu vurarak kâfirlere dönmeyiniz.”[2]

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ  قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ  الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَخُونُهُ وَلاَ يَكْذِبُهُ وَلاَ يَخْذُلُهُ كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ عِرْضُهُ وَمَالُهُ وَدَمُهُ التَّقْوَى هَا هُنَا بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْتَقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s.)  şöyle buyurdu:

“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona hiyânet etmez, yalan söylemez ve yardımı terk etmez. Her Müslümanın, diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.”[3]

Kardeşlere karşı kardeşlik hukuku geçerlidir. Bu hukuku Allah koymuştur. Herhangi bir konuda haklı olmak, kardeşlik hukukunu çiğnemeye cevaz vermez.

b) Mü’min’i, fâsık da olsa kâmil de olsa yine mü’min bilmek

Mü’min, Allah Teâlâ’ya, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Allah’ın resulü olduğuna ve O’nun Allah Teâlâ’dan getirdiklerine kalbiyle iman/tasdik edip diliyle de ikrar edene denir. Eğer sadece tasdik edip ikrar ediyor da tatbik etmiyorsa, itaatten çıkan mü’min anlamında mü’min-i fâsık denir. Eğer kalbiyle tasdik ediyor, diliyle ikrar ediyor ve bedenen de tatbik ediyorsa işte bu kimseye mü’min-i kâmil denir.

Yukarıdaki nassa binaen, Mü’min-i fâsık da, mü’min-i kâmil de mü’min olduklarından dolayı bizim kardeşimizdir; kanı, malı, ırz ve namusu, şeref ve haysiyetine dokunulamaz!

2. İslâm’ın kardeşliğe verdiği değer

  1. Müslüman kardeşi sevmek, imanın tadını almanın sebebi olması

Müslümanları birbirine bağlayan manevî bağın temeli imandır. İmanın tadını almanın şartlarından birisi de birbirlerini Allah için sevmeleridir. İşte bu konuda Hz. Peygamber:

     ثَلاَثَةٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ ِبهِنَّ حَلاَوَةَالْإِيمَانِ: أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ اْلمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ.             

“Üç özellik vardır ki, bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar: Allah ve Rasûlünü, (bu ikisinden başka) herkesten fazla sevmek, sevdiğini Allah için sevmek, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi kerih görmek”[4] buyurmuştur.

  1. Kıyâmet gününde Müslüman kardeşini yalnız Allah için dost edinmenin fayda vermesi

Kıyâmet günü mü’mine, dünyada hiçbir dünyevi çıkar beklemeden, yalnız Allah için olan İslâm kardeşliği fayda verecektir. Bu durumu şu âyet-i kerîme ortaya koymaktadır:

  اَلْاَخِلَّاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّقِينَ.

 “Muttakiler dışında dünyadaki bütün dostlar, o gün birbirine düşmandır.”[5]

Yine kıyâmet gününde arşın gölgesinden istifade edecek olanların bir tanesi de birbirlerini yalnız Allah Teâlâ için sevenlerdir:

        سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللَّهُ فِي ظِلِّهِ يَوْمَ لاَ ظِلَّ الاَّ ظِلُّهُ إِمَامٌ عَادِلٌ وَشَابٌّ نَشَأَ فِي عِبَادَةِ اللَّهِ وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ بِالْمَسَاجِدِ وَرَجُلَانِ تَحَابَّا فِي اللَّهِ إِجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ وَرَجُلٌ دَعَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ  مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ فَقَالَ: إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ بِصَدَقَةٍ فَأَخْفَاهَا حَتَّي لاَ تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ وَرَجُلٌ ذَكَرَاللَّهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ.                                                                                                  

“Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyâmet gününde Allah Teâlâ, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır: Âdil devlet başkanı, Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde büyüyen genç, kalbi mescitlere bağlı Müslüman, birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan, güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma (zina) isteğine “Ben Allah’tan korkarım” diye yaklaşmayan yiğit, sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse, tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”[6]

Dostla ilgili Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir:

“Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir.”

Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle demiştir:

 “Ömrüm boyunca oruç tutsam, hiç uyumadan geceyi ibâdetle geçirsem, malımı parça parça Allah yolunda infak etsem ve bu hal üzere ölsem, fakat gönlümde Allah’a itaat edenlere karşı bir sevgi, isyan eden (kâfir)lere karşı da bir nefret duygusu olmasa, bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göremem.”

c) Kâmil imanın, mü’minin mü’mini kardeşi gibi sevmesi ile olması

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

     لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّي يُحِبَّ لِأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

“Sizden biriniz kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olmaz.”[7]

Bu hadîs-i şerîf, bize huzurlu ve birbirini seven bir ümmet oluşturmanın temel şartının kendisi için sevdiği ve istediği bir şeyi mü’min kardeşleri için de sevmesi ve istemesi olduğunu ortaya koymaktadır.

d) Cennete giriş şartının, birbirimizi sevmek ve merhamet olması

عن أبي هريرة رَضِيَ الله عَنْهُ  قال: قال رسولُ الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لاَ تَدْخُلُوا الجنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وَلا تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، أَوَ لاَ أَدُلكمْ عَلى شَيْءٍ إذا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ ؟ أَفْشُوا السَّلامَ بَيْنكُمْ .  

  Ebû Hüreyre  (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

  “Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”[8]

      عنْ عِيَاض بنِ حِمارٍ رَضِيَ الله عَنْهُ   قالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ  يقولُ: أَهْلُ الجَنةِ ثَلاثَةٌ: ذُو سُلْطان مُقْسِطٌ مُوَفَّقٌ، ورَجُلٌ رَحِيمٌ رَقِيقُ القَلْبِ لِكُلِّ ذِي قُرْبَى ومسلِمٍ، وعَفِيفٌ مُتَعَفِّفٌ ذُو عِيالٍ

İyâz İbni Himâr (r.a.) Rasûlullah (s.a.s.)’i şöyle buyururken dinledim, dedi:

“Cennetlikler üç gruptur. Bunlar: Âdil ve başarılı devlet başkanı, yakınlarına ve Müslümanlara karşı merhametli ve yufka yürekli olan kişi, ailesi kalabalık olduğu halde haram kazançtan sakınıp kimseden bir şey istemeyen adamdır.”[9]

3. İslâm kardeşliğini bozan şeyler

İslâm kardeşliğini zayıflatan ve zamanla birbirinden uzaklaştıran şeylerin bazısı; münakaşa etmek, gıybet, sû-i zan, yalan ve iftira etmektir.

           Münakaşa, haklı da olsa kalpleri birbirine karşı soğutmakta, ayrılıklara sebep olmaktadır. Cahiller konuşamazlar ancak kavga ederler. Ehl-i insaf ve ilim ehli ise münakaşa değil ilmî müzakerede bulunurlar.

Ebû Ümâme el-Bâhilî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

     أَنا زَعِيمٌ بِبَيْتٍ في ربَضِ الجَنَّةِ لِمَنْ تَرَكَ المِرَاءَ، وَإن كَانَ مُحِقًا، وَبِبَيْتٍ في وَسَطِ الجَنَّةِ لِمَن تَرَكَ الكَذِبَ، وَإن كانَ مازِحاً، وَبِبَيتٍ في أَعْلى الجَنَّةِ لِمَن حَسُنَ خلُقُهُ.  

         “Haklı dahi olsa münakaşayı terk eden kimseye cennetin kenarında bir köşk verileceğine ben kefilim, şaka da olsa yalanı terk edene cennetin ortasında bir köşk verileceğine ben kefilim, ahlâkı güzel olan kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine ben kefilim.”[10] 

              Tartışmada kazanan yoktur, hep kaybeden vardır. En azından kaybetmemek için; kendimizi, birbirimizi, cemaatimizi, huzurumuzu, birliğimizi ve gücümüzü kaybetmemek için tartışmayı bırakmak gerekir.

            Gıybet, ölmüş kardeşin etini yemek gibi haramdır. İslâm toplumunu oluşturan fertlerin kaynaşmalarına engel olan, belki dağılmalarına sebep olan yanlışların başında, birbirlerinin gıybetini yapmış olmaları gelmektedir. Allah Teâlâ:

وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ تَوَّابٌ رَحيمٌ

“Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’tan korkun! Şüphesiz Allah tövbeyi kabul edendir, Rahîm/merhamet edendir”[11] buyurmuştur

Allah Teâlâ gıybeti, ölü etini yemek gibi günah, zararlı, tiksindirici olarak belirtmiştir. Ölü etinden ancak canavar olan hayvan yer. İşte Müslüman olan kimse de gıybeti canavarlık saymalı, canavarlıktan nasıl sakınmak gerekiyorsa gıybetten de öylece sakınmalıdır. Bunun çaresi Allah korkusudur ki âyette “Allah’tan korkun!” diye buyurmuştur. Allah’ı tanıyan, Allah’ın kendisini görüp gözettiğini, her sözünü işittiğini kabul eden ve âhirette de hesaba çekileceğine inanan Allah’a karşı saygılı olur ve gıybeti de terk eder.

Gıybet etmek haram olduğu gibi dinlemek de haramdır. Gıybet edilmesini sağlayan şey, dinlenilmesidir. Dinlemeyi eğer terk eder, gıybet edenin gıybet etmesine ve söylediğine karşı çıkarsak gıybet azalır ve yok olur. Müslüman olana yakışan, gıybet etmediği gibi gıybet edene karşı gıybet edileni savunmaktır. İşte bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.):

"مَنْ رَدَّ عَنْ عِرْضِ أَخِيهِ رَدَّ اللَّهُ عَنْ وَجْهِهِ النَّارَ يّوْمَ الْقِيَامَةِ."                   

“Kim (din) kardeşinin ırzını (namus ve şerefini) gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyâmet günü o kimseyi cehennemden korur”[12] buyurmuştur.

Sû-i zan, bir çeşit yalandır. Zan hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

     " يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اجْتَنِبُوا كَثيرًا مِنَ الظَّنِّ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ."                      

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”[13]

Müslüman’ın herhangi bir konuda, herhangi bir kimse hakkında delil olmadan hüküm vermesi doğru değildir. Delil olmadan hükmederse, zan ile hükmetmiş olur ki işte bunu Allah Teâlâ yasaklamaktadır. Zira bu zanların çoğunda hata eder. Zandan sakınılmasının bir sebebi de netice itibariyle yalan olmasıdır ki işte bunu da Hz. Peygamber (s.a.s.) şu hadîs-i şerîflerinde yasaklamıştır:

     "إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ."                        

“Zandan sakının. Çünkü zan sözlerin en yalan olanıdır.”[14]

Zan, hakikati ifade etmez. Hakikati ifade etmeyince onunla hükmedilmez. O ancak yanlış veya yalan olur. Bir kimse Allah’ın uyarısına ve Hz. Peygamber’in yasaklamasına önem veriyorum diyorsa delil olmadan hiçbir kimse hakkında hüküm veremez. Delil, o anlayışın veya davranışın kesin olarak Allah ve Rasûlü tarafından yasaklanmış olmasıdır. Allah Teâlâ kâfirleri kınama sadedinde şöyle buyurmuştur:

 "   " إِنْ يَتَّبِعُونَ اِلاّ الظَّنَّ وَمَا تَهْوَي الْأَنْفُسُ.

“Onlar ancak zanna ve nefislerin arzu ettiği şeylere uyarlar.”[15]

Âyet ve hadislerde kınanan ve yasaklanan zan, sû-i zanla ilgilidir. Müslümanlarla ilgili daima hüsn-i zan etmelidir. Güvenmek ayrı bir konu, herhangi bir insana delil olmadan sü-i zan etmek ayrı bir konudur. Onunla iş yapmak, dayanışma içine girebilmek, ona idare işini havale etmek ve ona bir sırrı emanet etmek vb. gibi konularda elbette hemen hüsn-i zan etmek de yanlış, hemen ona su-i zan etmek de yanlıştır.

Allah’tan hakkıyla korkan kimse, Allah’ın kendisi ile daima beraber olduğuna ve her şeyini takip edip denetlediğine inanan, yalan söylemeyen ve iftira etmeyen kimsedir. Yalan, Müslümanın özelliği değil, münafığın özelliğidir. Yalandan sakınmak demek bir bakıma münâfıklıktan sakınmak demektir. Müslüman, doğruluğundan emin olmadığı hiçbir sözü, haberi, hükmü söylemeyecektir. Zaten bir kalbe Allah korkusu yerleşirse dil ancak gerekli olan sözü söyleyebilir. Zira dilin kilidi kalptedir. Âhirette hesaba çekileceğine gerçekten inanan, diline sahip olur. Bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ.  

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulun-masın.”[16]

Münâfıklık alâmetlerinden birisi de yalancılıktır. İşte hadîs-i şerîf:

            "أَرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كَانَ مُنَافِقًا خَالِصًا وَ مَنْ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةً مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنَ النِّفَاقِ حَتّي يَدَعَهَا: إَذَا اؤْتُمِنَ خَانَ وَ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَ إِذَا عَاهَدَ غَدَرَ وَ إِذَا خَاصَمَ فَجَرَ."                        

            “Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse tam münâfık olur. Kimde bu huylardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar o kişide münâfıklıktan bir özellik bulunmuş olur: Kendisine bir şey emânet edildiğinde ona ihanet eder, konuştuğunda yalan söyler, söz verince sözünden cayar ve düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar.”[17]

İftira, bir insana yapmadığı bir şeyi yaptı demesi, söylemediği bir şeyi söyledi demesi veya kendisinin yaptığı ve kendisinin söylediği bir şeyi bir başkasının üzerine atarak yaptı veya söyledi demesidir. Bu insana yapılan bir eziyettir, Allah Teâlâ’nın yasağını çiğnemektir:

 وَمَنْ يَكْسِبْ خَطِيئَةً اَوْ اِثْمًا ثُمَّ يَرْمِ بِه بَرِيئاً فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُبِينًا.      

“Kim kasıtlı veya kasıtsız bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.[18]

"وَالَّذينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَااكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُبِينًا."

“Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.”[19]

Bir kimseye iftira atmak, iftira atılanın üzerine çıkması hayli güç olan çamur atmak gibidir. O çamur insanda olduğu müddetçe o insan ondan dolayı eziyet görür. O eziyet gördükçe de iftira atan kimsenin günahı devam eder. Atılan bir iftiranın yaygınlaşma vasıtaları bu asırda daha geniş ve daha çeşitlidir. Bundan dolayı iftiraya uğrayan, helalleşmeyi ancak o vasıtalarla o kadar kişiye doğrusunun ulaşması şartına bağlayabilir.

Mü’min onu bunu kötülememeli ve lanetlememedir. Zira bunlar mü’mine yakışmaz.

       عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ الله عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ  :  لَيْسَ المُؤْمِنُ بالطَعَّانِ، وَلا اللَعَّانِ، وَلا الْفَاحِشِ، وَلا الْبَذِيِّ.                                                                          

   İbni Mes'ûd (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

     “Mü'min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir.”[20]

4. İslâm Kardeşliğini Devam Ettiren Sebep Ve Vesileler

a) Birbirimize güler yüzlü olmak

Ebû Cürey Câbir b. Süleym (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.s.)’den nasihat isteyince, O şöyle buyurmuştur:

لا تَسُبَّ أَحَداً  قَال: فَمَا سَبَبْتُ بَعْدَهُ حُرّاً، وَلاَ عَبداً، وَلاَ بَعِيراً، وَلا شَاةً وَلاَ تَحقِرَنَّ مِنَ المَعرُوفِ شَيْئاً، وأَنْ تُكَلِّمَ أخاكَ وأنْتَ مُنْبَسِطٌ إِليهِ وجهُكَ ؟ إنَّ ذلكَ مِنَ المَعرُوفِ وارفَع إزَارَكَ إلى نِصْفِ السَّاقِ، فَإن أَبَيتَ فَإلى الكَعبَين، وإيَّاكَ وإسْبَالَ الإزَارِ فَإِنَّها مِن المَخِيلةِ وإِنَّ الله لا يحِبُّ المَخِيلَةَ، وإنِ امْرؤٌ شَتَمَكَ وَعَيَّرَكَ بِمَا يَعْلَمُ فيكَ فَلا تُعَيِّرَهُ بما تَعلَم فيهِ فإنَّمَا وَبَالُ ذلكَ عَليهِ .  

     “– Hiç kimseye sövme” buyurdu. Ben de ondan sonra ne hür ne köle hiçbir kimseye, ne deve ne koyun hiçbir hayvana sövmedim. Sonra tavsiyesine şöyle devam etti: “Hiçbir iyiliği küçük görme; kardeşinle güler yüzlü bir vaziyette konuş; çünkü bu da bir iyiliktir. Elbisenin eteklerini dizinin aşağı tarafına kadar kaldır. Eğer bundan hoşlanmazsan topuklarına kadar indir. Fakat elbiseni yerde sürünecek kadar uzatma, çünkü bu kibirden ve kendini beğenmekten ileri gelir; Allah kibirlenip kendini beğenenleri sevmez. Eğer bir kimse sana söver veya sende bulunduğunu bildiği bir şey sebebiyle seni ayıplarsa, sen o kişi hakkında bildiğin şeyler sebebiyle onu ayıplama. Onun bu davranışının vebâli kendine aittir.”[21]

لاَ تَحْقِرَنَّ مِنَ الْمَعْرُوفِ شَيْئاً وَلَوْ أَنْ تَلْقَي أَخَاكَ بِوَجْهٍ طَلْقٍ.              

“Din kardeşini güleryüzle karşılamaktan ibaret bile olsa hiçbir iyiliği küçümseme!”[22]

Başka bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Din kardeşinin yüzüne gülümsemen sadakadır.”[23]

Diğer bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır:

“Her ma’rûf sadakadır, din kardeşini güler yüzle karşılaman da ma’rûftandır.”[24]

Başka bir hadîs-i şerîfte:

“Allah Teâlâ mülayim huylu ve güler yüzlü kimseyi sever.” buyurmaktadır.

“Şüphe yok ki sizin bütün insanlara mal vermeye gücünüz yetmez, fakat onlara güler yüzünüz ve güzel ahlâkınız şâmil olmalıdır.” buyurmaktadır.

            b) Kardeşler arasını bulup barıştırmak

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا ﷲَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ.           

“Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.” [25]

Hz. Peygamber (s.a.s.) şu iki hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur:

                      تُعْرَضُ الْأَعْمَالُ فِي كُلِّ اثْنَيْنِ وَخَمِيسٍ فَيَغْفِرُ اﷲُ لِكُلِّ امْرِئٍ لاَ يُشْرِكُ بِاﷲِ شَيْئاً اِلَّا

امْرَئاً كَانَتْ بَيْنَهُ وَ بَيْنَ أَخِيهِ شَحْنَاءُ فَيَقُولُ: اُتْرُكُوا هَذَيْنِ حَتَّي يَصْطَلِحَا.                           

“Her Pazartesi ve Perşembe günü ameller Allah’a arz olunur. Din kardeşi ile arasında düşmanlık bulunan kişi dışında Allah’a şirk koşmayan her kulun günahları bağışlanır. (Melek-lere) siz şu iki kişiyi birbiriyle barışıncaya kadar tehir edin, buyurulur.”[26]

           مَنْ هَجَرَ أَخَاهُ سَنَةً فَهُوَ كَسَفْكِ دَمِهِ.                 

“Kim, din kardeşini bir yıl terk edip küserse, bu onun kanını dökmek gibidir.”[27]

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün sahabeye: “- Oruç, namaz ve sadakadan daha üstün olan bir şeyi haber vereyim mi?” buyurdu. Sahabe ‘evet haber ver Ya Resullah’ dediler. Hz. Peygamber:  

              إِصْلاَحُ ذَاتِ الْبَيْنِ وَفَسَادُ ذَاتِ الْبَيْنِ الْحَالِقَةُ.                          

“İki kişinin arasını bulmaktır. İki kişinin arasının bozuk olması (dini kökünden) kazır.” buyurdu.[28]

c) Birbirimizi Allah için ziyaret etmek

Muaz b. Cebel (r.a.), Rasûlallah (s.a.s.) Efendimizi şöyle buyururken işittim diyor:

قَالَ اﷲُ تَعَالَي: "وَجَبَتْ مَحَبَّتِي لِلْمُتَحَابِّينَ فِيَّ وَالْمُتَجَالِسِينَ فِيَّ وَالْمُتَجَالِسِينَ فِيَّ وَالْمُتَبَاذِلِينَ فِيَّ."

  “Allah Teâlâ buyuruyor ki, ‘sırf benim rızam için birbirini seven, benim rızam için bir arada oturan, benim rızam uğrunda birbirini ziyaret eden ve sadece benim rızam için birbirlerine varlıklarını adayanlar, benim sevgimi hak ederler.’”[29]

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Bir adam bir şehirdeki din kardeşini ziyarete gitmiş. Allah Teâlâ da o kimsenin geçtiği yola bir melek çıkarmış ve melek o kimseye: Nereye gidiyorsun? diye sorar. O kimse de: Şu şehirde bir din kardeşim var (onu ziyaret etmek için gidiyorum) diyor.  Melek ona tekrar sorar: Onun sende ödeyeceğin bir iyiliği mi var? O adam: Hayır! Sırf onu Allah rızası için seviyorum (da onun için ziyarete gidiyorum.) diyor. Melek ona şöyle diyor: Ben sana Allah’ın gönderdiği elçisi olan meleğim, şüphesiz senin o kardeşi sevdiğin gibi Allah da seni seviyor.”[30]

Başka bir hadiste de ziyaret âdâbını şöyle buyurarak öğretiyor:

  زُرْ غِبّاً تَزْدَدْ حُبّاً.

 “Arasıra ziyaret et ki sevgi artsın!..”[31]

Başka bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur:

“Allah için ziyaret et! Zira kim Allah için (bir kardeşini) ziyaret ederse yetmiş bin melek ona (yerine dönünceye kadar ikram ve değer vermek için) eşlik ederler.”[32]

Tabi tüm bunlarla beraber ziyaretle  ilgili belli bir âdâba da uymak gereklidir: İzin, gidiş, eve giriş, evde oturuş, giyilen elbise, konuşma vs. gibi önemli konulara dikkat etmek, hem ziyaretin maksadı olan Allah Teâlâ’ya yakınlaşmaya vesile olurken hem de kardeşler arasındaki ünsiyetin artmasını da temin eder.

d) Birbirimizin hatalarını bağışlamak:

İnsanın hata edebileceği gerçeği herkes için geçerlidir. Sadece bizim için değil kar-şıdaki insanlar için de geçerlidir. Suç işleyen insan affedilmeye layık olmasa bile, kişi kendi-sini affetmeye layık görmeli de affetmelidir. Af hem insanın kendisini hem de karşıdakini kazandırır. Af, suçu ve suçluyu artırmadıkça tercih edilen bir değerdir.

Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

         وَسَارِعُوا اِلى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّموَاتُ وَالْاَرْضُ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّقينَ اَلَّذينَ يُنْفِقُونَ فِى السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمينَ الْغَيْظَ وَالْعَافينَ عَنِ النَّاسِ وَاﷲُ يُحِبُّ الْمُحْسِنينَ .                  

“Rabbiniz tarafından bir mağfirete, genişliği göklerle yer kadar olan ve muttakiler için hazırlanmış olan bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun! O muttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.”[33]

Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’e, “Size kötülük ediyorlar sen iyilik ediyorsun, sana zulmediyorlar sen affediyorsun, senden alakayı kesiyorlar sen ise onlardan alakayı hiç kesmiyorsun. Neden böyle yapıyorsun?” diye sorduklarında onlara:

“Benimle onlar arasında fark olmasın mı?” diye cevap veriyor.

İnsanı yanlışlığa ve kötülüğe iten kişinin nefsidir. Kişinin nefsi, kişinin köpeğine benzer. Nasıl ki kişinin köpeğinin yaptığı yanlışlıktan dolayı sahibine hakaret edilmeyip, sırf sahibinden dolayı köpek affedilirse, biz de o kimseyi affetmeliyiz. Ancak, köpeğine sahip ol denir. Şu da bir gerçektir ki dostun köpeğinin bile hatırı vardır denir. Nasıl ki o köpeğe dostundan dolayı iyilik edilirse sahibine ise daha fazla iyilik edilmelidir. Hata yapan kardeşimize nefsinden dolayı kızmayıp onu affetmeliyiz.

Kötülüğü iyilikle yok etmenin çaresi hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:                                          

             وَلَا تَسْتَوِى الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتى هِىَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ  عَدَاوَةٌكَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَميمٌ. وَمَا يُلَقّيهَا اِلَّا الَّذينَ صَبَرُوا وَمَا يُلَقّيهَا اِلَّا ذُو حَظٍّ عَظيمٍ . وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاﷲِ اِنَّهُ هُوَ  السَّميعُ الْعَليمُ.                                                                                     

           “İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.”[34]

  Dünyada öfkesini yutana, Allah Teâlâ’nın âhirette vereceği lûtfu açıklama sadedinde Hz. Peygamber (s.a.s.)  şöyle buyurmuştur:

         وَعَنْ سَهْلِ بْنِ مُعاذِ بْنِ أنَسٍ الْجُهَنِّى عَنْ أبِيهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ مَنْ كَظَمَ غَيْظاً وَهُوَ يَسْتَطيِعُ أنْ يُنَفِّذَهُ دَعَاهُ اللّهُ تَعالى يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلى رُؤُسِ الْخَلائِقِ حَتّى يُخَيِّرَهُ مِنْ أىِّ الْحُورِ الْعِينِ شَاءَ

   “Her kim, yerine getirmeye gücü yettiği halde öfkesini yenerse kıyamet günü bütün mahlukâtın önünde Allah onu çağıracak nihayette onu cennet hurilerinden dilediğini almakta muhayyer kılacaktır.”[35]

e) Büyüklerimize hürmet ve küçüklere merhamet

Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيَعْرِفْ حَقَّ كَبِيرِنَا فَلَيسَ مِنَّا.                   

 “Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimizin hakkını bilmeyen bizden değildir.”[36]

“Saçı sakalı ağarmış Müslümana, aşırı gitmeyip ahkâmıyla amel etmekten kaçınma-yan Kur’ân hâfızına ve âdil devlet başkanına saygı göstermek, Allah Teâlâ’ya duyulan saygı-dandır.”[37]

“Bir genç, yaşından dolayı bir ihtiyara ikram (ve hürmet) ederse Allah da o kimseye onun yaşına geldiğinde ikram (ve hürmet) edecek kimseyi (halk ve) takdir eder.”[38]

f) Kimseye eziyet etmemek, eziyetlere tahammül etmek, elin ve dilin eziyetlerinden sakınmak

Ebû Mûsâ (r.a.) şöyle demiştir:

Ey Allah’ın Rasûlü! Müslümanların hangisi en üstündür? diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:

    اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

“Dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kimsedir.” diye cevap verdi.[39]

Başka bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyuruştur:

“Dilini tutan kurtuldu.”[40]

 Hülasa edecek olursak, İslam, Müminleri birbirlerine veli ve kardeş kılmıştır. Ancak bu, Müslümanların diğer insanlarla hiçbir ilişki kurmayacakları anlamına gelmez. Zira, zımmi, eman verilmiş, harbi vb. farklı kategorilere göre diğer insanlarla ilişki kuracak sosyal-hukuki zemini de inşa etmiştir. Bununla birlikte, kardeş olmayı ümmet olmanın koşulu kılan İslam, gerçek mü’minlerin de sadece ama sadece Allah tealaya olan imanları nedeniyle birbirlerini seven insanlar olduğunu bildirerek hem dünyada hem de ahirette selamet yurdunda olanları bize bildirmektedir.

Rabbim kardeşliğimizi daim, dünyamızı ve ahiretimizi de selamet üzere kılsın…

Dipnotlar


[1] Hucurât sûresi (49), 10.

[2] Buhârî, Hac, 132; Müslim, Kasâme, 29.

[3] Tirmizî, Birr, 18.

[4]-  Buhârî, Îmân, 9, 14, İkrâh, 1, Edeb, 42; Müslim, Îmân, 67; Tirmizî, Îmân, 10.

[5]-  Zuhruf sûresi (43), 67.

[6]  Buhârî, Zekât, 17, Ezan, 36, Rikâk, 24, Hudûd, 19; Müslim, Zekât, 91; Tirmizî, Zühd, 53; Nesâî,   Kudât, 2.

[7] Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71-72; Tirmizî, Kıyâmet, 59; Nesâî, Îmân, 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime, 9.

[8]- Müslim, Îmân, 93; Ebû Dâvûd, Edeb, 131; Tirmizî, İsti‘zân, 1; İbni Mâce, Mukaddime, 6, Edeb, 11.  

[9]- Müslim, Cennet, 63.

[10]- Ebû Dâvûd, Edeb, 8; Tirmizî, Birr, 58; İbn Mâce, Mukaddime, 7.

[11]- Hucurât Sûresi (49), 12. 

[12]- Tirmizî, Birr, 20.

[13]- Hucurât Sûresi (49), 12.

[14]- Buhârî, Vesâyâ, 8, Nikâh, 45, Freâiz, 2, Edeb, 57, 58; Müslim, Birr, 28; Tirmizî, Birr, 56.

[15]-  Necm sûresi (53), 23.

[16]-  Kaf sûresi (50), 18.

[17]-  Buhârî, Îmân, 24, Mezâlim,17, Cizye, 17; Müslim, Îmân, 106; Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Îmân,   14; Nesâî, Îmân, 20.

[18]-  Nisâ sûresi (4), 112.

[19]-  Ahzâb sûresi (33), 58.

[20]- Tirmizî, Birr, 48; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 405, 416.

[21]- Ebû Dâvud, Libâs, 24; Tirmizî, İsti’zân, 27.

[22]- Müslim, Birr, 144; Tirmizî, Et’ıme, 30, Birr, 45; Ebû Dâvûd, Libâs, 24.

[23]- Tirmizî, Birr, 36.

[24]- Tirmizî, Birr, 45.

[25]- Hucurât sûresi (49), 10.

[26]- Müslim, Birr, 36; Ebû dâvûd, Edeb,55.

[27]- Ebû Dâvûd, Edeb, 55.

[28]- Ebû Dâvûd, Edeb, 58; Tirmizî, Kıyâmet, 57, H. No: 2511.

[29] Muvatta, Şa’r, 16.

[30] Münâvî, a.g.e. ,  IV, 61.

[31] Münâvî, a.g.e., IV, 62.

[32] Münâvî,  a.g.e. , IV, 63.

[33] Âl-i Imrân sûresi (3), 133-134.

[34]-  Fussılet sûresi (41), 33-36.

[35]-  Tirmizî, Birr, 74.

[36]-  Ebû Dâvûd, Edeb, 66; Tirmizî, Birr, 15.

[37]-  Ebû Dâvûd, Edeb, Edeb, 23.

[38]-  Tirmizî, Birr, 75.

[39]-  Buhârî, Îmân, 4, 5, Rikâk, 26; Müslim, Îmân, 64, 65; Ebû Dâvûd, Cihâd, 2; Tirmizî, Kıyâmet, 52 Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8, 9, 11.

[40]-  Tirmizî, Kıyâmet, 50.

İlimsiz

DİĞER MAKALELER