CANLI YAYIN

İman ve Tekfircilik!

Bismillahirrahmanirrahim

Öncelikle Ehl-i Sünnet’in ve ehl-i bid’at’in bir tanımının yapılması zorunludur. Bu meyanda Biz Ehl-i Sünnet derken Allah resulü (s.a.v.), Sahabe-i Kiram (r.anhum), Tabiin ve Tebu’t-tabiin (r.a. ecmain) efendilerimizin önde gelenleri ve onların yolundan gidenleri kast ediyoruz. Yani onların inandıkları gibi inanan, dine ve hayata onların baktığı zaviyeden bakan ulema, süleha ve onların yolundan gidenler…

Bu Ehl-i Sünnet ulemasının yolu, süreç içerisinde Selef-i Salihîn ve Halef olarak tesmiye edilmiştir. Bu tesmiye edilenlerin arasındaki fark şuradadır: Selef-i Salihin efendilerimiz özellikle müteşabihattan olan ayet-i celileler söz konusu olduğunda (imanları pak, dünyaları duru olması hasebiyle) “Allah (c.c.) neyi nasıl buyurmuşsa, biz onu öylece kabul eder, söyleriz. Ama neliğini ve nasıllılığını asla sormaz ve düşünmeyiz!” derler. Mesela Malik bin Enes’ten

 اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى 
 

 Rahmân, Arş'a kurulmuştur/istiva etmiştir . (Taha 5) ayetinden sorulduğunda “İstiva bilinen bir şeydir. Keyfiyeti akledilebilen bir şeydir. Ona iman etmek gereklidir. Bundan soru sormak bid’attir” der. Ve oradakilere dönerek “Çıkartın bu bid’atçiyi meclisimden” der. (Mecmuu’l-Feteva- Kitabu Mefselu’l-İtikad, c. 4 s. 8)

Ehl-i Sünnet’in Halefi ise, zaman uzadıkça insanların zihinleri bulanıp, imanları zayıfladığı ve aklileşme yaygınlaştığı için, bu müteşabihatın manalarının neliği ve nasıllığını sorup sorgulayınca, insanların imanlarını muhafaza için, bu müteşabihattan olan ayet-i celileleri, asli manasına halel gelmeyecek makul tevillerle tevil etmişlerdir. Elinden maksat kudreti, istiva ettiğinden maksat ilmî kudreti ile kuşattı manası gibi. 

Ehl-i bid’at’ten kastımız ise; İslam tarihinde birtakım olaylardan, etki-tepki yolu ile ortaya çıkıp, ana çizgi olan Sahabe, Tabiin ve Tebeu’t-Tabiin efendilerimizin yolundan sapanlardır. 

Ehl-i Sünnet ulemanın ehl-i bid’at tesmiyesini, bir nevi bu ehl-i bid’at/tekfirci akımları tekfir etmemek için vaz ettiklerinin altını çizeyim. 

Ehl-i Bid’at taifelerinin ilk çıkışları ve temel argümanları 

Haricî dediğimiz ehl-i bid’at akımların ilki, hulefa-i raşidin efendilerimizin dördüncüsü olan Hz. Ali’nin (k.v.) hilafeti zamanında, Hz. Ali ile Hz. Muaviye taraftarları arasında vuku bulan Cemel ve Sıffın vak’alarında, Hz. Ali (k.v.) -Müslümanların kanlarının akmaması için- Hz. Muaviye tarafından, olayların sulhu için sunulan hakemin tayin edilmesini kabul etmesinin ardından ortaya çıkmıştır. (Tarihu’t-Teşriu’l-İslami, Ali Muhammed Muavviz, Adil Ahmet Abdulmevcud c. 2, s. 4; el-Teşriu’l-İslami, Muhammed Faruk Akam s. 123; Tarihu’t–Teşriu’l-İslami, Muhammed Ali el-Sayis s. 61; Ahmet Emin Duha l- İslam s. 237) 

Bunların bu süreçte sloganları لا حكم الا لله  : Hüküm yalnızca Allah’ındır! 

Bu taifenin öne çıkan meziyetlerine gelince; 

  1. Büyük günah işleyen kişiyi tekfir ederler. Buradan yola çıkarak, Hz. Ali hakem tayinini kabul ettiği için O’nu tekfir ettiler ve neticede şehid ettiler. 
  2. Müslümanların gücü olsun olmasın, bir idareci zalimse ona baş kaldırmak şarttır, derler.
  3. İman etmiş olmak için kalp ile tasdik, dil ile ikrar yeterli değildir. Amellerin de olması şarttır. Amel yoksa iman da yoktur, derler. (Dr. Muhammed Faruk Akam, Tarihu’t-Teşiru’l-İslam s.124: Ahmet Emin Duah l-İslam c 3 s 237 Muhammed Ali es-Sayis, Tarihu’l-Fıkhi’l-İslami s 62) 

Tarihteki bu ehl-i bid’at taifenin, günümüze iz düşümü mahiyetinde olan bazı kesimler, kendilerini selef-i salihin efendimizin adı ile adlandırıp (ki selef-i salihin efendilerimiz bunlardan beridir) bu tekfirci, hariciye taifesinin yolundan gitmekteler. Bu yolda selef-i salihin efendilerimizden birçoklarının adlarını kullanıp sözlerini kendi mecra ve maksadının dışında kullandıkları da bir vakıadır. 

Basit bir örnek olarak: Bu yolun yolcuları özellikle Türkiye gerçeğinden yola çıkarak söylersek, Takıyyuddin Ahmed İbni Teymiyye el-Harrani’nin adını kullanırlar. Fakat ne acıdır ki bunlar, İbni Teymiyye’nin kendi ifadelerini anlamaktan da çok uzaktırlar.

Meslea; bunlar büyük günah işleyen kişiye kafir derler. Ama İbni Teymiyye (r.a.) “Bir Müslümanın işlediği bir günahtan dolayı tekfir edilmesi caiz değildir.” der. Yine hariciyye taifesinin günah işleyen Müslümanları tekfir etmekte olduğunu söyleyip, bundan yola çıkarak Hz. Ali’yi tekfir edip şehit ettiler, demektedir. (Mecmuatu’l-Feteva- kitabu mücmelü itikadis-selef- s. 176). 

Baktığımızda İbni Teymiye ‘Sahabe efendilerimiz, ictihadi olan meseleler yüzünden birbirleri ile savaşmış olmalarına rağmen birbirlerini tekfir etmediler. Kur’an-ı Azim de, günah işleyen kişilerin tekfir edilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir.’ diyerek 

وَاِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اقْتَتَلُوا فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَاِنْ بَغَتْ اِحْدٰیهُمَا عَلَى الْاُخْرٰى فَقَاتِلُوا الَّتٖى تَبْغٖى حَتّٰى تَفٖیءَ اِلٰى اَمْرِ اللّٰهِ فَاِنْ فَاءَتْ فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَاَقْسِطُوا اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطٖينَ 
 

Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah'ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever. (Hucurat 9) ayetini gösterir. (Mecmuatu’l-Feteva- kitabu mücmelü itikadi’s-selef- s. 176) 

Bu ifade ettiğimiz haricilerin yolundan giden ve kendilerini nâhak yere selefî diye tanıtan bu birilerinin, maalesef namaz kılan avamdan anne babalarını dahi tekfir ettiklerini, tekfir etmeyenleri de tekfir ettiğini görmekteyiz. Bu nedenle, bu tarz ehl-i bid’atın arızalarını zikretmek ve bunlara mukabil hakikati ortaya koymak zorunlu bir ihtiyaçtır. 

Ayrıca parantez içi şunu da ifade etmeliyim ki, ilmi ve teknik olan birtakım kavramların avam halka dönük olan birtakım mecralarda tartışılmasının nâhak bir davranış olduğu kanısındayım. Bu nedenle, ulemamızın ilmi anlamda, Kelamî ekoller bazında veya işin uzmanlarının ilmi vasatlarda konu ettikleri, terim ve ictihadî görüşlere burada girmeyeceğim. Bu tür tartışmaları, işin ehli olan zevatın, kendilerine uygun vasatlarda ve mecralarda, hakkın ispatı için ilmi müzakere ve münazaralarda konu etmelerinin doğru olduğunu düşünüyorum. 

Bunun yerine bahse konu olan hususlarda ulemanın müfta bih diyebileceğimiz, cumhurunun kavillerini aktarmayı doğru buluyorum. 

İmana dair olan meselelere gelince; İmam Buhari’nin Buhari-i Şerif’te zikretmiş olduğu, Ebu Hureyre (r.a.) tarikiyle gelen hadis-i şerif üzerinden işlemek istiyorum:

عن ابي هريرة عن النبى صلى الله عليه وسلم قال (الايمان بضع وستون شعبة والحياء شعبة من الئيمان 

Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayetle, Efendimiz (s.a.s.) buyurdu ki “İman 60 küsur şubedir. Haya ise imandan bir şubedir”

Bu hadis-i şerifte teşbih yapılarak iman; dalları ve meyveleri (yaprakları) olan bir ağaca benzetilmiştir. Tıpkı bir önceki hadis-i şerifte iman bir binaya benzetildiği gibi. (Ahmet al-Ayni, Umdetu’l-Kari c. 1 s. 209) 

İbni Battal “Tasdik imanın ilk mertebesidir. İmanın kemali ise bu şubelerledir.” buyurdu. (el-Ebvab ve’t-Tercüme,  Muhammed Zekeriyya bin Yahya el-Kandehlevi, c. 1 s. 337)

Buradaki imanın kemali ve eserleri manasındadır. (Ebul Hasen el-Akki, Şerhu İbni Battal c. 1, s. 54)

İmanın kemalatı, farzları ve sünnetleri ve müstehabları yapmakla olur. (Ahmet el-Ayni Umdetu’l-Kari c. 1 s. 211) 

Bir Müslüman’ın bu şubelerin tümünü bilmesi gerekli değildir. Genel olarak bunların tümüne iman etmiş olması yeterlidir. 

İman ile İslam kelimeleri

Lugatta iman; emn veya eman kökünden mastardır. (Lisanu’l-Arap) Doğrulamak tasdik etmek, inanıp güvenmek manalarına gelmektedir. 

İstilahta ise; Efendimizin (as) Allah’tan (c.c.) bildirdiği bilinen şeylerden, icmali olana icmalen, tafsili olana tafsilen kati surette tasdikleyip ikrar etmeye denilir. 

Tasdik

Boyun eğmek, itaat etmek manasındadır. Zıddı ise inkâr ve isyandır. 

İmanda asıl olan, ihtiyari olandır. (Muhammed Enver el- Keşmiri el-diyubendi, Umdetu’l-Kari c. 1 s. 122)

İmanın rükünleri

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in önderlerinden İmam Maturidî’ye göre iman, kalp ile tasdiktir. (Kitabu’t-tevhid s. 373) 

Ve diğer ulemaya göre ise imandan kasıt, kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır. (Akidetu’t-Tahavi, s.109; Şerhu’t-Tahavi, s. 964)

İmam Şafii, İmam Evzai vb. ulemaya göre ise imanın en güzel tarifi, kalp ile tasdik dil ile ikrar ve organlar ile amel etmektir. (Şerhu’l-Umdeti fi Akideti Ehli’s-Sunneti s.373)

İmam Ebu Hanife’nin "Amel imandan değildir" sözünden kasıt yani imanın aslından değil, ikmalindendir. Dil ile ikrarı imanın tarifine alanlar, bunun imanın izharı için olduğunu benimsemiştir. Amel imandandır diyenler ise, Murcielere reddiye için tarife almışlardır.

İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin bu sözünde ısrar etmesi, kendi zamanındaki Haricilerin, aslu’l-usul diye benimsedikleri (amel ile tekfir) kaidesini iptal ve avamı bundan uzak tutmak içindir. Diğer ulemanın "amel imandandır" sözünden kasıtları ise, "iman amel ile kemale erer" manasıdır. 

Özetle; her iki görüşte de ulema, mana olarak müttefik olup, sadece lafzi olarak farklı ifade etmişlerdir. Bunun sebebi de avam halkı zamanın fitnesinden koruyup, Ehl-i Sünnet inancını muhafaza etmeleridir. (Muhazaratun mi Şeyh Hamza el-Bekri s.15)

 

Kalp ile tasdik dil ile ikrardır

Muhakkiklere göre, imanın asıl rüknü, sadece kalp ile tasdiktir. Dil ile ikrar ise, dünyevi olarak İslam’ın hükümlerinin uygulanması için gereklidir. Cumhur ulemadan özellikle İmam-ı Azam, İmam Eşarî ve İmam Maturî’den nakledilen de budur. (el-Ebvab’u ve’t-Tercüme, Muhammed Zekeriyya El-Kandehlevi c. 1 s. 318) 

İslam

Lugatta; İslam kelimesi S-L-M, selamet, güven ve bir şeye teslim olmak manalarındadır. 

Istılahta; Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bildirdiği dinin tüm hükümleri ve o dinin kaynaklarında belirtilen emir ve yasaklara uymak. (İmam Maturidî, Kitabu’t-Tevhid s. 394)

İman ile İslam lügat manaları itibarı ile, her ne kadar farklı olsalar da, mahiyet itibarı ile aynı şeylerdirler. İman ile İslam; beraber kullanıldıklarında her birinden ayrı mana kast edilir. Yok her bireri müstakil kullanıldığında ise diğerinin manası da kast edilir. İslam amel alanıdır. İman ise kalptedir. (Zeynuddin Ebul Ferec, Camiu’l-Ulum, s. 111)

Aralarında şöyle bir farktan bahsedebiliriz: İmanın esaslarından herhangi birinde eksiklik yapan kişiye mümin denmez. Ama İslam’ın emirlerinden birilerini uygulamayan (inkar olmadıkça) terk eden kişi Müslüman olmaktan çıkmaz. 

İcmali İman, Tafsili İman

İcmali iman; Efendimizin (s.a.s.) tebliğ ettiği dinin esaslarının tamamına, herhangi bir tafsilat gözetmeksizin inanmaya denir.

Tafsili iman; Allah’a (c.c.), meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, kaza ve kadere, bunların mahiyetlerini bilerek ve kati şekilde iman etmeye denir. 

İman ile amel arasındaki münasebet?

Ehl-i Sünnet müctehid imamları, imanın bir bütün olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. (Fıkhu’l-Ekber Şerhi, Aliyul Kari ) 

İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a.), ‘amel imandan, iman da amelden başkadır. Zira amel bazı zamanlarda müminden kalksa da iman kalkmaz, der. 

İmanın hakikat mahalli kalpdir. Amelin mahalli ise bedendir. Buna binaen, amel başka bir şey, tasdik başka bir şeydir. 

Mesela, ان الذين آمنوا و عملوا الصالحات  (Bakara 277) ayet-i celilesinde amellerin iman üzerine atfedilmesi, imanın amelden farklı olduğunun lafzi delilidir. Zira Arap dili gramerinde, atfiyet muğayarati gerektirmektedir.  Ayrıca amellerin sıhhati için şart olan imanın varlığını ifade eden ayet-i celilede ومن يعمل من الصالحات وهو مؤمن (Taha 112; Enbiya 94) lafzi olarak şart meşruta dahil olamaz. Çünkü bir şey kendisine kendine şart olamaz. 

Başka bir cihetten baktığımızda hem Kitab hem de Sünnet’te bazı amellerin terki ile birlikte, imanın varlığı ve devamı da mevcuttur. Mesela adet gören bir hanım, adetli vaktinde ameli olan namazı terk etmesine rağmen, imanının var olması gibi. Yine fakir olan kişinin zekatı terk etmesine rağmen imanın varlığının devam etmesi gibi. Yani “özel zamanlarında kadınlardan namazın kalkması, fakir için zekâtın olmaması durumlarında hanımlardan iman düşer veya fakir için iman yoktur” denilemez. 

Netice olarak kesin olarak biliyoruz ki şayet amel imandan bir parça yani rüknü olsaydı, bu durumlarda iman tahakkuk etmezdi. Çünkü bir asıl, rüknü olmadan tahakkuk edemez. (Şerhu’l-Akaid, s. 181)

İmam Şafii, Ahmed ve İmam Buhari gibi selef-i salihin efendilerimizin, amel ile imanın bir olduğuna dair olan ifadelerini bu zaviyeden almamak lazım.

Bunula beraber herhangi bir amelin kabulü için iman şarttır. Zira imanı olmayan kişi, her ne güzel işi yaparsa yapsın, o inkâr ettiği ile bütün varlıklar sayısınca hakikati inkâr etmiş olur ki, hiçbir iyiliğin sayısı varlıkların sayısına ulaşmaz.  Ayrıca imansız yapılan tüm iyilikler, adeta bir sürü sıfıra benzer. Başında bir rakam olmadıktan sonra sıfırların bir değeri olmaz.

İmanın kemal bulması ancak amellerle takviye edildiğinde olur. Mümin iyi amellerini arttırdıkça imanı kuvvet bulur. Tıpkı iyi amelleri zayıflayıp kötü amelleri arttıkça imanın zayıfladığı gibi.  (Ebu’l Hasan Akki, Şerhu İbni Bettal c. 1 s. 51) 

Bazı ayet ve hadislerde imanın amel manasında kullanılması ise ittifakla mecazi bir kullanımdır. (İktisad fil İtikad, s. 284) Dolayısı ile imanın eksilip çoğalmasından kast edilen iyi amellerle kuvvet bulması veya kötü amellerle zayıflamasıdır. Yoksa tasdikin aslında bir eksiklik durumu değildir. 

Büyük günah işleyenlerin imani durumu

Ne kadar büyük günah olursa olsun (şirk koşmanın dışında) helal olduğuna inanmadıkça hiçbir Müslüman işlediği günahtan dolayı tekfir edilemez. (İmam-ı Azam, Fıkhul Ekber (Aliyyul Kari şerhi)

İnşallah müminim demek?

Hanefi ülemasına göre imana meşieti birleştirenin imanı sahih değildir. 

İman artıp eksilir mi?

İman kalp ile tasdik olduğu için hakikati ve mahiyeti itibarı ile artıp eksilmez. (Sadruddin Taftazani, Şerhu’l-Akaid.)

Bunun yanında kuvvet bakımından; a. İlmel Yakin, b. Aynel Yakin, c. Hakkel Yakin olma bakımından kuvvet ve zayıf olabilir.  

İman; Aküdeki enerji gibi düşünülebilir. Enerji tam da olabilir eksik de. Eksik olması olmadığı anlamına gelmez. 

İmanın geçerli olabilmesi için:

a. Zarurat-ı diniyeden olan hükümlerden herhangi birini inkâr veya tekzip etmemeli. 

b. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in herhangi bir ayetini inkâr etmemesi şarttır. 

c. Bunlara ilave olarak İslami olan şeylere dönük; a. İstihfa, b. İstihza, c. İstihlal kabilinde herhangi bir tavır ve davranışı olmamalı. Dolayısı ile bilmediği bir hususla karşılaştığında ‘Allah ve Resulü ne buyurdu ise onların dediğidir’, diyerek selamete kavuşmalı. Bana göre bence demekten kaçınmalıdır. 

d. İman ile küfrü arasını ayıran temel özellik itaattir. Bundan dolayı, kişi yapmasa bile itaat etmenin gerekliliğine inanmak zorundadır. 

İmanın yeri?

Bazı ulema onun yeri kalptir derken bazısı da dildir dediler. Zahir olan görüşe göre imanın yeri kalptir açığa çıktığı yer ise dildir. 

Küfür?

Lügavî manada imanın karşılığı küfür değil, inkar etmek, örtmek manalarına gelir. 

Istılahî manada imanın karşılığı küfürdür. 

Bazı kavramlar:

Kafir: kalben ve zahiren inkâr eden kişi.

Münafık: Kalben inkâr edip zahiren kabul eden kişi.

Fâsık: Kalben kabul edip zahiren ikrar etse de, gereğiyle amel etmeyen kişidir.

Zındık: Zahiren ve batınen kabul edip Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini, Sahabe ve Tabiin’in anlayıp anlattıklarına zıt bir mana üzere tefsire kalkışanlar. Mesela; ‘Cennet ifadesinden kast edilen güzellikler sebebiyle insanda oluşan sevinçtir; Cehennem ifadesinden kast edilen ise kötü şeylerin sonunda oluşan pişmanlıklardır.’ Böyle diyen kişi zındıktır. Bugün bazı İslam ülkelerinde var olan Kadıyanilik gibi… 

Özetle; İslam’ın ilk ve kuruluş çağı dediğimiz, asr-ı saadet ve hulefa-i raşidin efendilerimizin devrinde cenab-ı hakkın haklarında  

فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَا اٰمَنْتُمْ بِهٖ فَقَدِ اهْتَدَوْا وَاِنْ تَوَلَّوْا 
Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar” (Bakara 137) buyurduğu vasat cumhurun yolu vardı. Sürecin akışı içinde (özellikle hulefa-i raşidin efendilerimizden Hz. Osman (ra) devrinden sonra bu ana yolda olan cumhura ve bir şekilde bunlarla ilintili yaşanan hadiselere tepki olarak birçok fırka ve gruplar (Hariciler, Şia, Mutezile gibi) ortaya çıktı. 

Bunlara mukabil ‘vasat ümmet’in cumhur uleması kendi zamanlarında gerekli ilmi çalışmaları yapıp, bunların şerlerini def etmiş olsa da, fikirler ne kadar absürt ve yanlış olursa olsun (imtihan sırrı gereği olsa gerek) bir şekilde varlığını sürdürebilir. Bu hakikatin tezahürü olarak, bu bid’î akımlar da bir şekilde varlıklarını sürdüregeldiler.

Özellikle fetret dönemi diyebileceğimiz, Müslümanların bir şekilde ilmi, sosyal, siyasi vb. sahalarda zayıf oldukları dönemlerde “tehalüf, teşahür!” metodu dediğimiz, toplumca kabul görmüş hakikatlerin zıddına bir şeyi söyleyip öne çıkma, marjinal olma, meşhur olma hastalığı şeklinde bu yapılar dönem dönem ortaya çıkmaktalar.  Bugün de müstakim Ehl-i Sünnet adına etkin ve yetkin bir merciin olmamasından mütevellid, maalesef birçok açıdan bunun örneklerini müşahede etmekteyiz.

Yazımızın serencamında İslam’ın kendisi demek olan, yani İslam nehrinin anaakımı olan Ehl-i Sünnet itikadının, iman ve tekfire dair görüşlerini zikredeceğiz. Bunu yapmadaki maksadımız, yukarıda ifade ettiğimiz üzere İslam tarihinde, hülefa-i raşidin döneminin sonlarına doğru ortaya çoktan harici taifelerin ve bunların günümüzdeki iz düşümü mahiyetinde olan kişilerin, reelde saçtıkları yanlış düşünce ve inanışlarının bertaraf etmek ve saf dimağların hakikati öğrenmelerine bir nebze katkı sunmaktır. 

Son olarak; tarihteki Haricîlerin “aslı’l-usul”  kabul ettikleri Kebâir’i (büyük günah) küfür görmeleri ve bunun sonucu ve yansıması olarak, bugün reelde onlarla aynı eylem ve söylem üzere olan (kendilerini hangi isim ile tesmiye ederlerse etsinler) modern Haricîlerin varlığı bir vakıadır.

Yoksa bizim buradaki kastımız; ne tarihi süreç içinde ortaya çıkmış, kendi şartlarında hakkın müdafaasını yaptıklarına şahitlik ettiğimiz, Selef-i Salihin ulema ve onların yolunda olan muhterem zatlar ne de tarihin bir yerlerinde vuku bulmuş nevadirattan şâz hususları dile getirmektir.

Ayrıca somut verilere dayanmayan, hikmetsiz, önyargılı, taassubiyet kaynaklı, sığ, ergen tartışmalar bizim gündemimizde değil/olmaz. 

Selam ve dua ile… 

İlimsiz

DİĞER MAKALELER