CANLI YAYIN

Corona Bir Ceza Mı, Yoksa Bir Uyarıcı Mı?

 

 

Hikmeti ile tüm varlıkları var eden, rahmeti ile onlara muamele edip ihsanda, ikramda bulunan, her ne kadar kusur etseler de, hak ettikleri cezayı vermek yerine onlara tevvab olan, kendi mülkünde eşref-i mahluk olarak var ettiği insanoğlunu kendisine halife kılan malik-i yevmuddin olan Allah’a (c.c.) nihayetsiz hamdler ederiz. 

Varlıkların sultanı, Allah (c.c.) resulü, evliya ve atkiya kullarının serveri, mümin kulların önder ve rehberi olan Hz. Muhammed’e (s.a.s.) varlıklar adedince salat ve selamlar ederiz. 

Acziyetimize, zaaflarımıza, nimetlerine şükürsüzlüğümüze rağmen, bizlere lütuf ve ihsanını esirgemeyen, Bâri Teala hazretlerinden amellerimizle değil de, rahmeti ile muamelede bulunmasını niyaz ediyoruz. İçinde bulunduğumuz şu sıkıntılı süreci hayırlara tebdil etmesini, biz zayıf kullarının korkularını emniyete, kaygılarını, kuşkularını güvene, içinde bulunduğu tehlikeleri selamete tebdil etmesini niyaz ediyoruz. 

Hak Teala hazretleri işin ehli mümin kullarının gönlüne, bu vebanın çarelerini ilka buyursun. Özellikle mümin kullarının elleri ile bu vebanın çaresini lütfetsin ki, küfrün gözlerini kapattığı bî nasiplerin gözlerindeki perdeler kalkıp Allah’ın (c.c.) rahmet-i ilahisini görebilsin ve hidayete ersinler.

Bu sıkıntılı günlerde canla başla, hisabî değil, hasbi bir şekilde gece gündüz demeden koşup gayret eden tüm kardeşlerime, rabbimin bu say u gayretlerini ahiretlerine azık kılmasını ve kendilerine dünyada da sağlık ve huzurlu yaşamlar bahşetmesini diliyorum. 

Bu yazımızda, son zamanlarda Corona virüsünün yeni versiyonu olan covid 19 adını verdikleri bir virüs sebebiyle, dünya ehlinin kendilerini en güçlü hissettikleri bir dönemde, bütün dünyanın, bunca gelişmişliğine ve güçlerine rağmen, kuvvetlerinin bir kıymet-i harbiyesinin kalmadığı, onca güçlerine rağmen acze düştüğü bir vasatta, şeytan ve şeytanilerin hakikati örtme adına giriştikleri yanlış davranışlara bir nebze değinmek istiyoruz. Bu bağlamda, özellikle ülkemizde söz konusu hadisenin bilimin alanında olmasına, bilim adamlarının dahi açıkça acze düştüklerini itiraf etmelerine rağmen, bu olay üzerinden dine ve din ehline saldırmaları, bu kişilerin ne denli bilim dinine iman etmiş, dogmatik, bağnaz, gerici, yobaz olduklarını, küfürlerinin ne denli gözlerini kör ettiğinin bariz bir göstergesi olduğunu vurgulamak istiyoruz. Bununla beraber; yazımızda aynı zamanda bu vebaya karşı duruşumuzun nasıl olması gerektiğine dair de bahis konusu olacaktır. 

Çin’in Wuhan şehrinde, Aralık ayında bir hayvan pazarında ortaya çıktığı söylenen, daha sonra tüm dünyaya yayılan Corona vebası, maalesef bütün bir dünyada korku, kuşku, endişe ve çaresizlik peydahladı. 

Üstelik bu hadiseler, insanoğlunun bilgide, teknolojide, zirve yaptığı bir çağda olmakta. 

Özellikle dünyanın süper güçleri diye kendilerini lanse eden devletlerin, bütün bir dünyayı yok edecek miktarda kimyasal silaha sahip olduğu bir dönemde bu hadiseler olmakta.  İnsanların nano teknoloji ile, yeni bir gelecek hayallerini kurduğu bir zamanda... İlaç sanayiinde, ölümsüzlük için çarelerinin arandığı bir ortam ve insanların uzayda yaşam arayışları peşine düştüğü bir zamanda oldu/oluyor bu.

Ayrıca bu ve benzer nedenlerle kibrin, nahaklığın, şükürsüzlüğün, haddi aşmaların, ahlaki dejenerasyonun had safhaya çıktığı bir zaman. Aslında insanlık görebilse; bu hadise ile cenab-ı hak, şımarmış ve yolunu kaybetmiş insanlığa asıl güç, kuvvet, kudret ve mülkün sahibinin kendisi olduğunu, eğer isterse, insanı kendi eli ile mahkûm, huzursuz, düşkün kılabileceğini, malının mülkünün kıymetini beş paraya çevirebileceğini hatırlatmakta. Tabi bu, bir vakıanın arka planını müşahede ve oradaki hakikatleri idrak etmede ancak nasipli kulların olması durumunda böyle anlaşılır.

Şu an alan ve sahada elbette ki, sağlıkçılar işin tıbbi yönünü, psikologlar işin yarınlarda doğabilecek psikolojik yönlerini, sosyologlar işin sosyolojisini, ekonomistler işin ekonomik boyutunu, siyasetçiler işin siyasi yönünü ele alacak ve kendi zaviyelerinden ideal olanı, iyi ve doru olanı ortaya koymaya çalışacaklardır. Bu manada yapılan ve yapılacak her bir çalışma ve gayreti takdirle yad ediyor ve cenab-ı haktan o kardeşlerimize muvaffakiyetler diliyoruz. Fakat şunun altını çizmemizde fayda mülahaza ediyorum. Tüm bu çalışmalar yapılırken, bu hadiseyi anlamlandıracak, krizi bir fırsata dönüştürecek olan alan ve saha şüphesiz dinî boyuttur. Yanlış anlaşılmaması için şu açıklamayı başta yapmamız gerek: Bu disiplinleri sayarken meramımız ifade edebilmek için hayatın farklı boyutlarını farklı uzmanlık alanı olarak tanımladık. Yoksa din-i Mübin olan İslam, insanın her anını, hayatta olduğu her alanı tanzim etmektedir. Ve dolayısıyla her alan, dinin alanıdır.  

Hakikat bu olduğu halde, en az sağlık yönü kadar önemli olan bu dini yönü (İslam dini söz konusu olduğunda, kurumsal anlamda dinin herkesçe kabul edilen hilafet makamı veya buna muadil bir otoritesi, şu an reelde olmadığı için) sanki daha bir sahipsizdir. Bu sahipsizliğine oranla da, her kafadan bir sesin çıkması, hele hele malumatfuruşluğun alim olmakla karıştırıldığı, özgürlük adı altında nadanlığın revaç bulduğu bu çağda, bu hususun daha da bir hassasiyet kazandığı aşikardır.

Bir mesele, olay hakkındaki kanaatiniz, vardığınız sonuç, o meseleye baktığınız açıyı/yeri ortaya koyar. Tarih boyunca olaylara, meselelere parçalı, parçacı ve parçalayıcı bakanlar hakikati yakalamaktan hep uzak olmuşlardır. Bu nedenle bir hususun altını çizmekte fayda var: 

İslam inancında Allah’ın (c.c.) ayetleri iki türlüdür. Biri mekr’u (okunan) ayetler. Diğer kevni/mer’i (varlık) ayetleri. Buradan yola çıkarsak; olay ve meselelerin biyolojik yönünü ele alan tabipler de, işin nedenselliklerini bizlere getiren bilim insanları da, işin ilahi mesaj ve işaret yönünü öğreten (İslami ilimlerde uzman) âlimler de, her birerleri Allah’ın (c.c.) ayetlerinin anlaşılmasına çalışan şahsiyetlerdir. Bu nedenle, bu alan ve sahaların uzmanı alimlerin çalışmalarını ve çalışma alanlarını birbirlerine alternatifmiş gibi görmek veya olaya öyle yaklaşmak ya işin küllüne (bütününe), künhüne (özüne, gerçeğine) tam vakıf olamamaktan veya da art niyetli olmaktan kaynaklanır. 

Bizim açımızdan tıp sahası Allah’ın (c.c.) biyolojik ayetlerini izhar ederken, bilim adamları ise mesele ve olayları açıklayarak nedenlerini ve sebeplerini bize kazandırmak sureti ile Allah’ın (c.c.) kevni ayetlerini izah ve izhar ederler. İslam alimleri ise metlüv (okunan) olan ayet-i celileler ışığında hayata, olaylara dair muradullahın, ne ve nasıllığını bizlere öğretir ve ortaya koyarlar. 

Şimdi işin tıbbi/biyolojik yönünü tıpçılarımıza, psikolojik yönünü psikologlarımıza, sosyolojik yönünü sosyologlara, ekonomik yönünü ekonomistlere, idari ve siyasi yönünü siyasilere bırakarak, bu ve benzer hadiseleri gerçek anlamda anlamlandıracak ve bizler için birer kazanç ve fırsata dönüştürecek dini/İslami yönüne bir miktar eğilmek istiyoruz. 

Dini yönü ile konuşan (işin uzmanı veya değil) kişilere baktığımızda, karşımıza dört türlü yaklaşımın çıktığını görmekteyiz. Bu bağlamda; insanların bir kısmı “Bu ilahi bir azaptır” derken, diğer bir kısmı “yok bir ayettir” demekte. Bir diğer kısmı ise “Bu bir kıyamet başlangıcıdır” demekte. Başka bir kısım insanlar da “Bu dediklerinizle hiçbir alakası yok. Bu sıradan bir doğa olayıdır” demekteler. Bunların içinde hangisi doğru? Hangisi Kur’an ve Sünnet eksenli Müslümanca bir duruş? Ve biz nasıl bakmalıyız? 

Duruşumuzu Belirleyecek Bazı Temel Sabiteler

Yeryüzünde nedenine, gerekçesine ister vakıf olalım ister vakıf olmayalım, ister görelim ister görmeyelim, yerde ve gökte var olan hiçbir mahluk (yaratılmış) Allah’ın (c.c.) bilgisi ve izni olmadan ne var olabilir, ne de birine bir şey yapabilir. Bu hakikati beyan sadedinde Rabbimiz Teala Enam 59’da “Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah'ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz'da) olmasın.” buyurmaktadır.

O halde gözümüzün gördüğü veya görmediği, canlı veya cansız, ya da yarı canlı (bu virüs gibi) her ne varsa, onların bilgisi (ne oldukları, ne işlev gördükleri, neden var oldukları vb.), hakikatte cenab-ı hakkın katındadır. O’nun bilgisi dışında olan hiçbir şey söz konusu değildir. 
 

Bir diğer önemli husus; bir müminin Allah tasavvurunu Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.) belirler. Bu bağlamda baktığımızda müminin Allah’ın (c.c.) gücü, kuvvet ve kudretine dair imanı, o Allah öyle bir zattır ki, dilerse dilediği kişiyi veya şeyi, o şey farkında olsun veya olmasın, kendisi adına tam teçhizatlı, zerre kadar şaşmayan bir mücehhez orduya çevirir ve kendi muradında onu istimal eder. Bu hakikate işaret sadedince cenab-ı hak; 
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Fetih suresi, 7) buyurmaktadır. 

İnsanların başına gelen hadiselerin perde arkası?

Allah (c.c.) Fatır Sûresi 45. ayet-i kerimesinde “Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.” buyurduğu üzere, kullarının yaptığı her yanlışlarının karşılığını burada vermemekte. Bilakis onlara mühlet ve fırsat tanımaktadır. 

Genel durum böyle olmakla beraber, diğer bir ayet-i celilede ise rabbimiz Teala bizlere “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır. (Rum suresi, 41) buyurmaktadır. 

Bu her iki ayet-i celileyi beraber mütaala ettiğimizde; Allah (c.c.) kullarının yaptığı her bir kötülük ve yanlışlarının cezasını bu dünyada vermemektedir. Fakat bununla beraber insanların başlarına gelen, istemedikleri işler de insanların kendi yaptıkları yanlış şeylerin doğal bir sonucu olmaktadır. Bu da gösteriyor ki; Allah’ın (c.c.) gönderdiği musibetler kimileri için adalet (yaptıklarının cezası) olurken, kimileri için ise, ibret alsınlar, uyansınlar ibret alsınlar diye gönderilen birer ayet (alamet, işaret)tir. Bir nevi madalyon gibidir. Bir yönünde azap olan diğer yönünde de rahmet olan bir madalyon…

Kur’an-ı Azim’e baktığımızda bu insanların yaptıklarının karşılığı mahiyetinde olan olayları Kur’an ayetcezaibtila(sınanma) musibet ve benzer ifadelerle ifade etmektedir. Bu ayetleri göndermesi hakkında ise yine İsra Sûresi 59’da “Oysa biz mucizeleri sırf korkutmak (korkmanın gereği olan ibret almak) için göndeririz.” buyurarak cenab-ı hak, kullarının kendisinin tabiat üstü ayetleri karşısında acziyetlerini, zayıflıklarını idrak etsinler ve güç-kuvvet ve kudret sahibi olan Allah’a (c.c.) yanlış yaparlarsa, onlara indireceği azabdan ve onun neticesinden korkup sakınsınlar diye gönderdiğini haber vermekte. 

Buraya kadar zikrettiğimiz ayet-i celileler ve hakikatlerden özetle ortaya çıkan;

  1. Allah’ın (c.c.) ordularının (görsek de görmesek de) neler olduğunu bilmiyoruz. Azamet sahibi olan Allah (c.c.) dilediğinde dilediği şeyi bir ordu mahiyetinde sevk eder. Bir nevi yegane güç, kuvvet ve kudret sahibi olan Allah (c.c.)’dur. Mümin hayatında bu hakkı cenab-ı hakka teslim etmelidir.
  2. Diğer bir noktada, kulların başına gelen her bir işin, kendi elleri ile yaptıklarının karşılığı olduğu, ama yaptıklarının büyük bir kısmının ise karşılığını ertelediği gerçeği. Salihlerin dili ile “Ayağına taş değse kendini yokla. Eğer varsa bir kusur tevbe et, gereğini yap. Yok bir kusur yoksa Allah (c.c.) bunula ahiret azığını arttırmayı murad etmiştir de ve sabret.” Bu olayları kullarını uyandırmak/uyarmak için gönderdiği gerçeğidir.
  3. Cenab-ı hak tüm yaratılmışları, Kur’an-ı Kerim’inde ayet (alamet, işaret) diye ifade eder. O halde, yaşanan bu veba da bir ayet ve işarettir. Ayrıca bu vebanın, madalyon gibi iki ayrı yönü vardır. Bir yönü ile kimileri için ceza olurken, diğer yönü ile de başka birileri için de bir nasihat ve uyarıcı görevini üstlenmektedir. 

Son yaşanan hadiseleri bu üç açıyı harmanlayarak ele almanın Müslümanca bir yaklaşım olduğu kanısındayım.

Bu hakikatler çerçevesinde diyebiliriz ki; iman sahibi her bir mümin bilir ve inanır ki, tabiatta ve kâinatta Allah’ın (c.c.) izni ve iradesi olmadıkça hiçbir şey, hiçbir kişiye ilişemez. Ayrıca özelde tıbbi alanda, genelde bilimsel anlamda yapılan çalışmalar meselenin dini olan yönüne bir alternatif değildir, bilakis din, bu ve benzer çalışmaları da (şartlarına riayet edildiği sürece) ibadet kategorisinde ele almaktadır. O halde bugün gözle görülmeyecek kadar küçük olan bir şeyin, (ehli olmayan avamca, cansız bir nesnenin) kendi kendine adeta bilinçli ve akıllıca yayılması, bunca etkiyi yapması(!) aklen muhal olsa gerek. Birileri bunu bir silah olarak üretti ise de, kendi kendine çıktı ise de… Demek ki her şeye hakim olan ve her zerreyi hareket ettiren, her zerrenin her haline hakim olan bir hareket ettiren var.

Çağın insanının olaya bakışındaki problem ve hakikat!

Bu arada önemine binaen, yaşadığımız bu Modern çağda insanların büyük bir kısmının bu ve benzer ayetler karşısındaki duruşuna da kısaca değinmekte fayda var. 

Bugün Modern insan, kozmosta vuku bulan birtakım hadiselerin, ilmi anlamda nedenine ulaşınca, kendince vuku bulan bu olaylardan kendisini güvende ve emin zannediyor!

Deprem olur fay hattı deriz, enerji birikmesi deriz. Sel olur başka bir neden söyleriz. Felaket denilecek hadiseler yaşanır her birine kendince birtakım nedenleri zikrederiz. Aslında bu Max Weber’in ‘Dünyanın büyüsünü bozmak’ dediği şeyin ve seküler düşüncenin ta kendisinden başkası değil!

Tamam anladık da; bu cansız dediğimiz yerde bu hadiseleri bir hareket ettiren olmadan, kendi kendine, ne diye ve nasıl hareket eder, vuku bulur? Aklen de, bilimsel anlamda da canlı olmayan şeylerin kendi kendisine hareket etmesi muhaldir. Bu gerekçeleri, nedenleri tespit etmek neyi değiştiriyor? Olacak olan depreme mani olma gücünü mü veriyor? Hayır. Olacak olan tsunamiyi mi durduruyor? Hayır. Demek ki ilimin, bilimin gelişen teknoloji ve imkanların ulaştığı seviye, bu ve benzer hadiseleri engelleyemiyor. 

Ayrıca akıl da bilim de bu havadisatın gayesiz, hikmetsiz vukuunu muhal sayar. 

Elbette ki, ilim ve bilim adamları, Allah’ın (c.c.) birer ayeti olan doğada çalışmalar yapıp, birtakım izah ve gerekçeler bulmalı. Ama diğer yandan bu ve benzer hadiseleri meydana getiren gücü (Allah’ı (c.c.)) görmemizi, o güç sahibinin gücü ve kudreti karşısında acziyetimizi bilip, O’nun rızasına yönelmeyi de bilmemiz gerekmez mi? Bunu bilmek ancak insana yakışan ve yaraşan tavır olur. İster kabul etsin isterse etmesin, ahlak ve irfandan mahrum, zorbaların elindeki güç aracına dönüşen ilim/bilim ve ehli, er ya da geç bu gerçeği anlamaya mahkumdur.  

Hakikat

İşin aslı Allah’ın (c.c.) birçok kevni ayetleri karşısında insanoğluna (ikrar etmese de) aciziyetini tattırmaktadır. Tıpkı bugün ve tarihin birçok evresinde vuku bulan hadiselerde olduğu gibi.  Hakikat; İnsan bu acziyetini idrak/ikrar etmedikçe, sükutu hayale uğramaya mahkumdur. İşte bugünün süper güçlerinin, ilim-bilim-fenin, gözle görülemeyen bir virüs karşısında Beyaz bayrak çekmeleri bunun basit bir göstergesidir. Dünya tarihi bunun sayılamayacak kadar örneği ile doludur. 

Geçmiş toplumlardan bahseden ayet-i celileler ve tarihi tecrübe bu hakikati bilip, mülkün sahibi olan Allah’ın (c.c.) rızasına yönelmenin, bu ve benzer musibetleri def ettiğini ve bu vesile ile insanoğlunun, dünyanın güven içerisinde olduğunu bizlere öğretmekte. Bu hakikati inkar ve görmemenin ise bu yaşanan ve benzer musibetleri celp ettiğini bizlere haber vermektedir. Zira mülkün sahibi, hakimi ve hareket ettireni O, durduracak ve insanın faydasına hareket ettirecek olan da yine O’dur. 

Bu hakikatler ışığında yaşanan hadiseleri ve süreci şöyle görmekte fayda var. Evinizde oturuyorsunuz. Kapınız çalındı. Kulaklarınızı kapatıp orada olanlara da kulaklarınızı kapatın der misiniz! Adına ne dersek diyelim bir musibet zili çalmakta. Bunun karşısında akli ve doğru olan çalan bu zilin arkasındaki sebepleri bir bütünlük içinde doğru okuyup ona göre gerekeni yapmaktır. 

Mesela; Rabbimiz (c.c.) Nuh (a.s.), Hud (a.s.), Salih (a.s.), Lut (a.s.)’ın kavimlerinin başlarına gelenleri bizlere haber vermekte. Bu onların başlarına gelenler, onlar açısından adalet (yaptıklarının cezası) olurken, bizler açısından birer ayet ve işarettir. Bu hakikati beyan sadedinde cenab-ı hak İbrahim Suresi 25. ayetinde “Allah bu misalleri insanlara zikretmekte. Ta ki insanlar bu misalleri düşünüp ibret alsınlar” buyurmaktadır. 

Biraz daha belirgin anlamamıza yardımcı olacak, birkaç ilahi nefhaya bakacak olursak; rabbimiz (c.c.) geçmiş toplumların başlarına gelen musibet ve olayları öğüt almamız için ufkumuza sunmakta. 

Şöyle ki; geriye dönüp bir dünya tarihine baktığımızda, ilk helak hadisesinin Nuh (a.s.) tufanı olduğunu görürüz. Bunun hakkında cenab-ı hak, “Andolsun, Nûh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, (Nuh, kavmine) "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Şüphesiz ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum" dedi. (Araf 59) buyurmakta; peşine “(Nuh) rabbim ben kavmimi gece gündüz demeden davet ettim” (Nuh, 5) buyurmakta; ardından “Allah’ım, ben onları aşikar bir şekilde de davet ettim” (Nuh 8) demekte; peşine "Kuşkusuz sen onları bağışlayasın diye kendilerini her davet edişimde, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inanmamakta direndiler ve büyük bir kibir gösterdiler." (Nuh 7) demektedir.

Hz. Nuh’un (a.s.), Allah (c.c.) buyruklarına her vesile ile onları davet etmesine karşılık, cenabı hak, onların tavırlarını bizlere haber vermekte. Bu meyanda inanmayanlar hakkında, "Dediler ki: "Ey Nûh! Bizimle tartıştın ve tartışmayı uzattın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı getir." (Hud, 32) diyerek o inkarcıların inkarlarını bildirmektedir.

Kavmi, uyarıcı (peygamber) gerekli daveti yapmasına rağmen, uyarılara kulak kapatıp bildiklerini okuyunca, Allah (c.c.) onlara bir mühlet verdi. Verdiği bu mühlet dolunca hak ettikleri karşılık (ceza) da geliverdi. Takdir edilen azab-ı ilahi geldiğinde, uyanıp tevbe edecekleri yerde, azaba karşı bahanelerin ardına saklandıklarını rabbimiz haber vermekte. 

Bu hakikati de Hz. Nuh’ın (a.s.) oğlu üzerinden cenab-ı hak bizlere şöyle haber vermekte: Nuh (a.s.) oğluna, gelen azab-ı ilahiden kimsenin kurtulamayacağını, dolayısı ile tevbe edip gemiye binmesini istediğinde oğlu,  “O, "Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım" dedi. Nûh, "Bugün Allah'ın rahmet ettikleri hariç, O'nun azabından korunacak hiç kimse yoktur" dedi. Derken aralarına dalga giriverdi de oğlu boğulanlardan oldu.” (Hud, 43)

Ama onun böyle demesi onu Allah’ın (c.c.) azabından kurtarmadı. Zira o görmesi gereken, duyması gereken o kutlu çağrı yerine, babasının Allah’a olan çağrısını duymak yerine, nefsinin, aklının ona makul gösterdiğini yapmayı tercih etti. Sonuç olarak azaba düçar olup boğulmaktan kurtulamadı. 

İkinci olarak karşımıza Hz. Lut (a.s.) kavmi olan Âd kavmi geliyor. Onların inkâr ve inatlarının karşısında Lut (a.s.) onlara;
Lût'u da Peygamber olarak gönderdik. Hani o kavmine şöyle demişti: "Sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı çirkin işi mi yapıyorsunuz?" (Araf, 80)

Lut’un kavmi de elçileri (peygamberlerini) yalanladılar.” (Şuara, 160)

Ve Lut (a.s)’ın kavmi bildiklerini okumaya, Allah ve resulüne isyana devam edince vaat edilen mühlet bitince, rabbimiz azap meleklerinin geldiğini haber veriyor. 

Konukları (azap melekleri) şöyle dedi: "Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar (kavmin) sana asla ulaşamayacaklar. Geceleyin bir vakitte aileni al götür. İçinizden kimse ardına bakmasın. Ancak karın müstesna. (Onu bırak.) Çünkü onların (kavminin) başına gelecek olan azap, onun başına da gelecektir. Onların azapla buluşma zamanı sabahtır. Sabah yakın değil midir?!" (Hud 81)

Ve bu azab-ı ilahi geldiğinde, Allah (c.c.) Lut (a.s.) ve O’na iman eden müminleri kurtardığını, azabın onlara değmediğini ibret olması için bizlere şöyle haber veriyor. “Biz, onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Ancak karısı başka. O, geri kalıp helâk edilenlerden olacaktır." (Ankebut, 32)

Tarihî örneklerden diğer bir tanesi de Semud kavmi olarak karşımıza çıkmakta. Rabbimiz onların durumunu da, “Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i Peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Gerçekten size Rabbinizden (benim peygamber olduğumu gösterecek) açık bir delil geldi." (Araf 73) beyan-ı ilahisi ile haber vermektedir. Onların da peygamberlerini yalanladıklarını mevlamız bizlere şöyle haber bildirmekte “Semud kavmi (kendilerine gönderilen) elçileri inkâr ettiler.” (Şuara, 141). Yine “Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırım onları çarpmıştı. (Fussilet, 17)

Bu olumsuz örneklere mukabil Mevla (c.c.) bir de, hatalarını anlayıp tövbe eden ve başlarına gelmesi mukadder olan azabın kaldırıldığı Hz. Yunus’un (a.s.) kavmini bizlere örnek olarak sunmuştur. 

 “Yûnus'un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus'un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.” (Yunus, 98)

Ayrıca; “Sonra Allah, Resûlü ile mü'minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkâr edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır.” (Tevbe 26)

Buraya kadar Kur’an-ı Azim’den aktardığımız tarihî hadiseleri kısaca özetleyecek olursak; bunların ortak meziyetleri;

  1. Allah’a Şirk (ortak) Koşma,
  2. Nimete Şükürsüzlük,
  3. Adaletsizlik, Zulüm,
  4. Ahlaki yozlaşma (cinsi sapıklık), Hedonizm,  
  5. Bencillik, Kibir, Haset, Irkçılık, 
  6. Faiz, Ticarette Yozlaşma. 

Bu ve benzer durumlara karşı adına Sünnetullah dediğimiz cenab-ı hakkın muamelesi ise; 

  1. Uyarıcı ikaz edici rehberler (Peygamber ve peygamber varisi Davetçiler) göndermesi,
  2. Mühlet. ‘Bırak onları, tehdit edildikleri güne kavuşana kadar, (batıl inançlarına) dalsınlar ve (dünya hayatlarında) oynayadursunlar.’ (Zuhruf, 83; Mearic, 42)
  3. Vaat edilen ceza. 

Ceza çeşitleri;

  1. Su, sel (bugünlerdeki tsunamiler gibi) ile helak. Nuh (a.s.) kavmi.
  2. Yere batma (depremler gibi) şeklinde helak. 
  3. Helak eden çığlık (yıldırım gibi). Salih (a.s.)’ın kavmi Semud gibi
  4. Şekil değişimi, maymun dönme. (Efendimizin (s.a.s.) duası ile bu ümmette olmayacak.) 
  5. Gökten taş ve ateş (lavlar gibi) yağması. Lut (a.s)’ın kavmi vb. 

Bu kronolojik sürecin gerekçesini biraz daha zihinlere yaklaştırmak için, şöyle düşünebiliriz: Bir insanın kendisine ait olan evinde, iş yerinde mülkünde, misafir veya emanetçi olan birilerinin istedikleri gibi mülkünü talan etmesine müsaade etmeyeceği hem akl-ı selimin hem de adaletin zorunlu bir sonucudur. O halde bizim açımızdan bir han gibi olan yeryüzünde bunca yaşananlara mülkün sahibinin kendisini hatırlatması, güçlüyüm diyenlerin güç ve kudretlerinin hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmadığını hatırlatması kadar akla, mantığa uygun ve doğal bir şey olabilir mi! Bunları, mülkün yegâne sahibinin Allah teala olduğu ve O’nun mülkünde zulmün, isyanın, nisyanın biri bin para olduğu gerçeğiyle beraber ele alıp, üzerinde imal-i fikir eder/edebilirsek, işte o an şifreyi bulduğumuz an olur.

Beşeri düzeyde akledilebilecek manevi gerekçeler?

Bir düşünün: bugünkü modern insanın dünyayı hoyratça kullanması, Allah’ın (c.c.) mülkünde O’na rağmen bir tasarrufat olup, Allah’ımızın ikaz ve uyarısına sebep olmaz mı?  

Yine yıllardır Arakan’dan Doğu Türkistan a, Suriye’den Yemen’e yaşanan insanlık trajedileri, insanlığın ve varlıkların sahibi olan Allah’ın (c.c.) bir ikazını ve uyarısını celbediyor olmasın? 

Yine ülkelerin gariban Afganistanlı, Iraklı Somalili, Arakanlı, Suriyeli muhacirlere zulmetmeleri, kamplara kapatmaları, Allah’ın (c.c.) aynı ambargoyu bizlere yaşatması olmasın sakın!? 

Yine bu haz ve hız çağında insanın kendini, evini, kalbini, ruhunu, rabbini unutması, birbirine yurt olması gerekirken, kurt olmayı tercih etmesi, Allah’ın (c.c.) ikaz ve uyarısını celbediyor olmasın? 

Yine bugüne dek beytullahı, şubeleri olan camilerimizi, yâd ellere terk etmemizden ve ihmal etmemizden dolayı cenab-ı hak bugün bizleri beytullahtan, camilerden, cemaatten mahrum bırakmayla cezalandırıyor olmasın?

Yine bu başımıza gelen, yanı başımızda ölmek istediğini ifade eden 8 yaşındaki çocuğun neden diye sorulduğunda, “Ölürsem cennette ekmek yerim!” demesi veya 3 gündür bir şey yemedim diyen, küçük yavrucağızın haykırışı veya “Ben gidip sizi Allah’ıma şikayet!” edeceğim demesi veya yıllardır Afrika’da açlıktan ölen çocukların ahı olmasın? 

Ve daha nice sebepler muhasebe etmemizi bekleyen hakikatler olarak hayatımızın bir yerlerinde asılı bizi bekliyor. Şimdi sormamız gereken soru; bu musibet/ler, bizim açımızdan bir ceza mı, yoksa bir ayet işaret mi? İşte bunu belirleyecek olan bizim tavırlarımız olacaktır. Birer rahmet vesilesi, işaret olması, olabilmesi için; her mümin  bu işaretten kendine göre, seviyesine göre farklı bir ibret çıkarmalıdır. Unutmamamız lazım ki, işaretler ibareler üzerinden değil, ibretler üzerinden okunur.  Allah (c.c.) biz kullarına hitaben “İbret alın ey akıl sahipleri!” buyurmakta. 

İçinden geçtiğimiz bu musibet tufanında, bir mümin olarak Özetle ne yapmalı?

  1. İşin ehli uzmanlar ve otoritenin aldığı tedbirlere uymalı. 
  2. Diğer bir yandan, esbap aleminde yaşamamızın zorunlu sonucu olarak, işin ehli ve uzmanı olan zevat, bu vebanın maddi anlamda tedavi ve çarelerini aramalı. 
  3. İşin ehli olan zevatın çalışmalarına, talep edilmesi durumunda herkes imkanları oranında maddi, manevi her türlü destek vermeli. 
  4. Millet olarak da ümmet olarak da, bu hadise/lerin sebepleri üzerinde düşünmemiz ve tefekkür etmemiz gerekmektedir. Akabinde de gerekli olan, rabbimizle olan ilişkilerimizi ve eşya ile olan, hayatla olan bağlarımızı yeniden ele alma ve inşa etmemizdir. 
  5. Nasuh tövbesi ile geçmişe dair tevbeye sarılmalı. 
  6.  

Efendimiz (s.a.s.) “Ben günde 100 kere istiğfar ederim” buyurdular. Ki o gelmiş geçmiş günahlarının affedildiği haber verilen masum nebidir. O günde 100 kere istiğfar ediyor idi ise, peki masum olmayan, ihtiyar dünyanın ahir ömründe kulluk yürüyüşü ile memur ve muvazzaf kılınan bizler nasıl yapmalıyız! 

Tabiî ki burada istiğfarın alelâde bir ağız alışkanlığı şeklinde “esteğfirullah, esteğfirullah, esteğfirullah” şeklinde olmaması önemli. Zira istiğfar mutlaka gönül burukluğunun dile dökülüşü şeklinde olmalı. Bunun için de insan Allah’ın (c.c.) kendisine verdiği hayat, sağlık, aile ve daha hayatında önemli bulduğu hangi nimetleri varsa onları düşünmeli. Bunlara karşı kendisinin eksik ve aksaklarını düşünüp pişmanlık edası ile istiğfar etmelidir. 

  1. Çok önemli ve esaslı olan diğer bir husus ise, dua. Zira cenab-ı hak;

“(Ey Muhammed!) De ki: "Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak." (Furkan, 77 ) demekte; yine Rabbiniz "Bana dua edin, duânıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir." (Mumin, 60) buyurmaktadır.
Efendimiz (s.a.s.) ise İmam Müslim’in aktardığı hadis-i nebevide “Şüphesiz dua belaları def eder. sadaka ise kişinin kötü bir ölümle ölmesine engeldir. Ölüm de belalar da Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi iledir.” buyurdular.  

Yine büyükler; “Şüphesiz dua müminin rızık celbettiği vesilelerden biridir. Ayrıca dua, dua müminin belayı ve zararı kendisiyle def ettiği bir silahtır” buyurdular.

Kavli Duaya Bazı Örnekler 

Efendimiz (a.s.) ‘Her kim (akşamleyin) 3 defa şu duayı okursa (o gece ) sabaha kadar ona ansızın bir musibet gelmez. Kim de bu kelimeleri sabahleyin söylese akşama kadar ona ansızın musibet gelmez. 

بسم الله  الذي لايضر مع اسمه شيؤ فى الارض ولا فى السماء وهو السميع العليم 

(Ebu Davud, Edeb 101)

Yine Büreyde (r.a.)’den rivayetle Efendimiz (s.a.v.) ‘Her kim beş vakit namazın ardından şu on kelimeyi okursa, Allah-u te’ala’yı  o anda kendisine yeterli ve ihtiyacı görülmüş olarak bulur. Bu on kelimenin beşi dünya için, beşi de ahiret içindir. (Hakim-i Tirmizi, Nevadir’ul-Usul; 2/24

حسبنا الله  لدينى

حسبنا الله لدنياى

حسبنا الله لما اهمنى

حسبنا الله لمن بغى عليى 

حسبنا الله لمن حسدنى  

حسبنا الله لمن كادنى بسوء 

حسبنا الله عند الموت

حسبنا الله عند المسئلة فى القبر  

حسبنا الله عند الميزان

حسبنا الله عند الصراط 

حسبنا الله لا الاه الا هو عليه توكلت و اليه أنيب

Yine, Ebu Davud’un rivayet ettiği şu dua gibi:

" اللهم لا يأتي بالحسنات إلا أنت، ولا يدفع السيئات إلا أنت، ولا حول ولا قوة إلا بك" 

 

Abdullah bin Abbas (r.a.)’dan rivayetle Efendimiz (s.a.s.) sıkıntı anında şu duayı yapardı;

 

(لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ الْعَظِيمُ الْحَلِيمُ، لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالأرْضِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ) 

Diğer bir seferinde de 

 (لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ الْعَظِيمُ الْحَلِيمُ، لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَرَبُّ الأرْضِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ) dediği rivayet edilir. 

  1. Gücü nisbetinde Sadaka vermeye gayret etmelidir. Zira cenab-ı hak

(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”(Bakara, 195) buyurmaktadır. 

Dikkat edilirse infak etmemeyi kişinin kendisini tehlikeye atması ve infak etmeyi de tehlikeden koruması olarak beyan buyurmaktadır. 

Yine; “Gizli olarak verilen sadaka cenab-ı hakkın kula gadabını söndürür (giderir)” buyurdular. Yine Efendimiz (a.s.) “Kul, Müslüman kardeşinin yardımında daim oldukça Allah (c.c.) da kulunun yardımcısı olur.” buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte ise “Allah (c.c.) bir kulunu sevdi mi onu kullarının ihtiyacında istimal eder” buyurdular.

Özellikle bu kriz zamanında gündelikçi çalışan ihtiyaç sahibi insanlara, yanında çalışan kişilere, akrabalara, konu komşudan muhtaç ve sıkıntıda olanlara, imkânı oranında yardımda bulunmak imani bir görevdir. Bir de bu süreçte çalışmasa bile işçisine maaşını ödemek ve benzeri sadakaya ağırlık vermek kişinin İslam’ının güzelliğindendir. 

Özellikle hali vakti yerinde olan kardeşlerimizin, tıpkı Efendimiz’in (s.a.s.) Medine-i Münevvere’de, Ensar ile Muhacir arasında yaptığı gibi, imkanı olan bir kardeşimiz imkanına oranla imkanı olmayan kardeşlerimizden kardeş aileler seçmenin tam da vaktidir. 

  1. Namazla iltica etmeli. Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’in de açık bir şekilde 
    Sabrederek ve namaz kılarak (Allah'tan) yardım dileyin.  Şüphesiz namaz, Allah'a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.” (Bakara 45) buyurmaktadır.

Son sözümüz: 

Ya rabbi! Uyku tutmayansın, bizi gözet.

Hiçbir düşmanın elinin yetişmediği himayene bizi al.

Sen bizim ümid ve güven kaynağımızsın; kudretinle bizlere rahmet eyle ki, helak olmayalım.

Sen bizi senden gayrına bırakma.

Bize hüsnü şehadet lütfeyle. 

Allahumme âmîn

Selam ve dua ile…

 

Diriliş postası: 6 Nisan 2020

 

İlimsiz

DİĞER MAKALELER