CANLI YAYIN

İnsan ve Din

İnsan ve Din

İnsan, bedenî ve ruhî olmak üzere iki hakikatten oluşmakta. Bedenî yönü ile yani biyolojik yaşamını sürdürebilmesi, zararlı şeylerden korunmanın yanında yemesine, içmesine ve nefeslenmesine bağlıdır.

Ruhî yönden yaşamını sürdürebilmesi için ise daha başka şeylere ihtiyaç vardır. Bir defa insanda sınırsız bir hayal dünyası, buna mukabil bir de hayatın gerçekleri söz konusudur. Yine istek/arzuları, korku, kuşku, kaygıları vardır. Sevdiği ve sevmediği şeyler var. Bu ifade ettiğimiz şeyler birbirine zıt şeylerdir. Bu zıtlar adeta gece ile gündüz, su ile ateş gibi birbirlerine mukabil ve bir arada bulunması aklen mümkün olmayan şeylerdir.

Bir insanın bu zıtları bir arada tutması, fi’l-vaki zahiren mümkün olmadığı gibi mümkünattan değildirler. Bu nedenle bu zıtları bir arada tutması için insanı var eden Allah (c.c.) insanın fıtratına, doğasına dine olan ihtiyacı vaz etmiştir. Din kelimesi; dane yediynu’dan mastardır. Ve itaat ile isyan, aziz olmakla zelil olmak manalarına gelen ezdad bir kelimedir. Yani taban tabana zıt her iki manaya da gelmektedir. Bir nevi her var ettiğini bir hikmet ve incelik üzere var eden hak teala hazretlerinin, insanı özünde dine ihtiyaç üzere yaratması ile, bütün varlıkların içinde akıl ve irade ile ayrıcalıklı olarak var ettiği eşref-i mahluk olan insana, verdiği bu meziyetlerle beraber bu zıtları bir arada cem edecek, çatışmadan varlıklarını beraber sürdürecek bir tılsım, zemin de bahşetmiştir.

İnsanda var edilen bu dine olan ihtiyaç aslında insanın biyolojik varlığının ötesindeki ruhi varlığını sürdürebilmesinin adeta yegâne yoludur. Yukarıda ifade ettiğimiz, insanda var edilen zıtları bir düşünün. Korku, sevgi, arzu-istek ile kuşku-kaygı, hayal ile gerçek. Bunların tümünden veya bu zıtlardan birinden tamamıyla insanın sıyrılıp, arınması mümkün mü? Kesinlikle değil! Peki, bunların arasında bir dengenin oluşması ve bunları kendi aralarında çekişmeden ve bulundukları bireyin hayatını yaşanmaz kılmadan varlıklarını sürdürebilmeleri ne ile ve nasıl mümkündür?

Bu soruya cevap sadedinde verilebilecek en ideal yanıt, kanımca dinin deruhte ettiği prensip, kural ve yasalarla mümkün olduğu hakikatidir. Bu hakikati bir kenara not edip, olaya genel bir zaviyeden bakacak olursak, genel anlamda yasa, kural ve ilkelere dönük üç durum söz konusudur. İnsanın hayatta ya bugünkü modern çağda lanse edildiği ve aslında öyle olmadığı halde, öyle yansıtıldığı şekil olan, sınırsız özgürlük yani kuralsızlığı benimser. Bu yol bilimsel anlamda tarihin çöplüklerinde kalmış olmasına rağmen, hız ve haz çağı olan bugünkü modern çağda, çağın getirdiği hız ve haz olgusunun bir sonucu olarak, özgürlük ve eşitlik fikrinin bir lazımı olarak herhangi bir kurallar manzumesini kabul etmemek şeklinde lanse edilir. Bu diğer bir açıdan aslında “ateizm”in de öngördüğü bir yapıdır. Fakat şurası unutulmamalıdır ki insan bu kuralsızlığı seçerken de aslında, bir kuralsızlık kuralı ve bunun lazımlarını seçmektedir. Bu durumdu hem bilimsel, hem aklen mümkün olmayan ve de kendisi ile beraber kaosu getiren bir felaketten başka bir şey değildir.

 

Üç şıktan biri böyle iken, diğer şıklara gelirsek; insan kuralsızlıkla hayatın idamesinin mümkün olmadığı gerçeğini görerek, kurallı bir hayata razı olduğunda bu kural, değer ve ilkeler karşısında iki halden birinden hali değildir.

  1. İnsan ‘Bende düşünme, akletme yetisi var. Ben hayatta yaşayarak bu ilkeleri, değerleri ve kuralları edineceğim’ diyebilir. Burada unutmamalıdır ki, insanın doğasında olan değişkenliklerine ilave olarak hayatın doğal değişkenlikleri içinde sürekli sağlama yapma ve yerindeliğin muhasebesini yapma durumunda kalır. Bu sağlamalar ve yerindeliklerle devam eden süre ise insanın telafisi olmayan yegâne sermayesi olan ömründen gitmekte. Böyle olunca insan ilkeler, kurallar ve yasalar tam yerli yerine oturdu dediği anda, bir de bakar ki ömür dediği sermaye tükenivermiş ve artık bunca deneyim, tecrübenin yararlı olabileceği ve bunlardan istifade ederek üzerine bina edeceği sağlıklı bir yaşam da kalmamış. Zira bunların deneyimlemelerini yaparken hem ömür gitmekte hem de beden dediğimiz araç da yıpranıp miadını doldurmakta. Buradan anlaşıldığı üzere bu yolu tercih etmek pek de akıl karı görünmüyor.
  2. Veya dünü, bugünü ve yarınları bilen ve bütün varlıkları var edip, bu var ettiklerinin fayda ve menfaatlerine olanı en iyi bilen Allah’ın (c.c.) tüm zaman ve şartları ihtiva edecek kemalatta olan ilahi prensiplerine, kanunlarına ve yasalarına teslim olur. Din derken kastettiğimiz tam da budur. Özetle; adına din dediğimiz kurallar manzumesi yeryüzünde var edilen ve tüm varlıkları merkezi kılınan insanoğlunun, hem varlığını sürdürebilmesi, hem de bu varlığını sürdürürken üzerinde olduğu bu hayatı yaşanılır kılmasının yegane zorunluluğu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Beden ve ruhtan müteşekkil olan insanın bedeni nasıl yeme içme olmadan varlığını sürdüremiyorsa, insanın ruhu da aynı şekilde birtakım şeylere muhtaçtır. Din dediğimiz ilkeler, kanunlar, ibadet ve ahlaki manzumeler ise, insanın ruhunun muhtaç olduğu hakikat sofrasını hazırlayan alternatifsiz bir hakikat ve var edilirken kendisine verilen tüm zıtları beraber ve yerinde varlıklarını sürdürebilmesinin yegâne yoludur.

Selma ve dua ile…

İlimsiz

DİĞER MAKALELER