CANLI YAYIN

Derdimiz Kadarız

Derdimiz Kadarız

Gündeminde olsun ya da olmasın hiçbir insan dertten hali değildir. Hatta bu derdin insan hayatına etkisini işaretle eskiler “Derdin kadarsın!” derlerdi

İnsan, kimilerince düşünen canlı kimilerince de mükellef canlı olarak tanımlanır. Bu tanımların her iki cüzü aslında insanın varlığında yaşamındaki iki evreye işaret etmektedir. Beşer ve insan olma evresi… Bir yönü ile insan var edildikleri ile bir beşerdir. Yani Beşer seviyesindedir. Tıpkı diğer canlı dediklerimiz gibi. Birçok açıdan da benzerdirler. Zira insan da tıpkı diğer canlılar gibi yer, içer, gezinir, barınır, zevklerinin peşine düşer. Bu yönüyle insan bir beşerdir. Yani canlı. Ama ikinci cüzü olan mes’ul veya düşünen derken aslında kastedilen mes’uliyetin lazımları veya düşünce/düşünme melekesi ile insan beşer olmaktan çıkar ve insan-ı kâmil yani insan olur. Bu açıdan baktığımızda her insan görünümünde olan beşer gerçekte insan olmamış/olamamıştır da diyebiliriz.  Zira kendisine verilen irade ve güç ile eğer insan olmanın lazımlarını kendisinde toplamamış veya toplayamamışsa o beşer olma seviyesini aşamamıştır demektir. Bu yönü ile aslında mutasavvıf ulema ve meşayıhın adına seyr-i sülûk dedikleri eğitim ve metodlarda insanı bu beşer olma seviyesinden insan olma (onların dili ile insan-ı kâmil) seviyesini/halini kazandırmaktır dense yeridir.

Bu hususa ilave olarak, insana verilen düşüncenin yanında, insan bir takım istek, arzu, ihtiyaçlarla da var edilmiştir. Öz mayasında, doğasında bunlarla var edilen insan, aslında kendisine verilenlerle var olurken kendisinin edindikleri ile de varlığını sürdürür. Mesela bedeni, organları, ruhu, sağlığı, ömrü insana verilmişken, bunların yanında istek, arzu, haz duygusu ve benzeri biyolojik olmayan birtakım duygular da verilmiştir. Beden ve ruh, diğer bir ifade ile madde ile mana yönünden bu verilenlerin birbiri veya eşya ile olan bağlantı ve ilişkileri sonucunda insan ahlak, değer, dilek, mal, meslek, mevki, makam vb. şeyleri kazanır.  Ve bu kazandıkları ile dünya yaşamını sürdürür.

Dünya yaşamını sürdürürken bu verilenler ve edindikleri ile sahip olduklarının mezcinde öyle veya böyle ya koruyup kollama ya tatmin etme, ya kazanma ya kaybetme veya başka sebeplerle, insanda mutlaka dert olur veya oluşur. Burada asıl ve dikkate calip olan şey insanın neden dolayı dertlendiğidir. Yani insanın derdinin kaynağı nedir? Asıl mesele bu husustur. Sahabe nesli –Allah Teâlâ hepsinden razı olsun- ile modern çağda yaşayan biz modern dünya Müslümanlarının arasındaki temel farklardan biri de tam da burada kendini gösteriyor olsa gerektir.

Beşer olması hasebiyle sahabe de biz de yer, içer, gezer, eğlenir, kazanır, kaybederiz. Bir farkla ki onlar temel felsefe olarak, Allah’a (c.c.) kul olmayı, bu kulluğu sürdürmeyi hayatın ve varlıkların temel gayesi edindikleri için bu hayatta edinilebilecek her ne var ise onu edinmeyi ikinci tali bir iş görüyorlardı. Onlar asıl vazife, iş ve görevlerinin Allah Teâlâ’ya kulluk olduğu bilinci ile yaşıyorlardı. Bizler ise maalesef fani olan, birkaç saniyesine bile hâkim olamadığımıza bağlanmışız.  Sınırlı yaşamımızda ulaşıp elde edebileceğimiz azıcık payeleri merkeze alıyor ve Allah (c.c.) rızası ve O’na kulluğu tali, fuzuli, hayatın öznesi değil de nesnesi olarak görmekteyiz

Bu nedenle halimize baktığımızda, model kuşak olan sahabe ve neslinin, üzüntüleri ve kaygıları, kuşkuları ve tasaları Allah’ın dini merkezli oluyordu. Dünyevi anlamda kazanımları ile havaya uçmazken, bu dünyevi kazanımlar ellerinden gidince de dünyaları başlarına yıkılmıyordu. Bir nevi kazandığına sevinmediği şeyleri kaybetmekten de üzülmüyor ve bunları dert edinmiyorlardı. Dünyalıklara dair durumları böyle iken söz konusu Allah’ın (c.c.) rızası, mes’uliyet ve sorumlulukları olduğunda bir an bir günaha kaysa gözleri bir ömür boyu o günahın affı için tevbe gözyaşlarına boğulurlardı. Beşer olarak düştükleri hatalar, dünyayı başlarına dar ediyordu. Bu hakikati ifade sadedinde cenab-ı hak Tevbe sûresi 25. ayet-i kerimesinde “Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız.” buyurmaktadır. Evet sadece maddi anlamdaki bir çokluğun düşürdüğü bir gaflet hali sonunda, yeryüzü tüm genişliğine rağmen onlara dar gelmişti. Model kuşak sahabe neslinin hayatlarında bu ve buna benzer sayısız sahneleri görmek mümkün.

Şimdi bir de kendimize dönüp baktığımızda ise, durum tam tersi bir görünüm arz etmektedir maalesef. Kazaya kalmış namazlarımız, bilerek veya bilmeyerek yaptığımız asilikler, isyanlar, hayatımızı sarıp sarmalamış faiz, dört bir yerden bulaştığımız haksızlıklar, gıybet ve nadanlıklar maalesef bizi en ufak bir rahatsızlığa sevk edememekte. Buna paralel dünyevi anlamda elde edemediklerimiz, edip de yitirdiklerimiz, ertelediklerimiz bir sebeple erişemediklerimiz, kazanıp da kaybettiklerimiz, arzulayıp da bir türlü edinemediklerimiz maalesef bize hayatı yaşanmaz, yaşamı dar ve çekilmez kılmakta

İşte, başta ifade ettiğimiz “derdin kadarsın” vecizesi tam da bu hakikati ifade etmektedir. Vakıa, bu çağın modern insanı neticesinden emin olmadığı, müdahil olmayacağı, kendisinden mes’ul ve sorumlu olmadığı ve kendisi için kalıcı olmayan şeylerin derdi ile, telafisi olmayan ömrünü tüketmekte. Tek sermayesi olan eldeki ömrünü bu yolda heder ederken, hiçbir sonuçtan emin değildir. Mesela kariyer yapacağım diye çalışır ama sonuçta kazanır mı kazanamaz mı?  Kazansa da nasip olur mu olmaz mı? Mal kazanacağım diye çalışır ama ne kazanır, ne kazanmaz belli değil. Kazandığının ne kadarına nail olur, ne kadarına nail olmaz; orası meçhul. Yine makam sahibi olacağım diye oradan oraya savrulur dururken, o makama sahip olur mu olamaz mı? Olsa da “mahkeme kadıya mülk değil” vecizesi gereği sonuç ne olacak? Orası meçhul.

Özetle sürdürdüğü geçici dünya yaşamında bir yığın meçhullerin ardından tasalanıp, tarumar olurken, bu arada ebedi ve asıl hayat olan ahiret hayatını ihmal etmekte, aslında özne olması gerekirken fani dünyanın nesnesi kıldığı kalıcı ve ebedi ahiret hayatını (ki bu ebedi hayat elindeki fanileri de ebeden baki kılacak tek hakikattir) hazineyi de kaçırmış olmakta. Bu vakıadan daha vahim olanı, insanın bu hız ve haz çağı olan modern çağda olanca hızı ile akıp giden ayartıcı yaşamın olaylar içerisinde bu vahim durumun farkında bile olmamasıdır.  Bu nedenle bugün aslında bize bir yürek lazım. Derdi olan ve Allah’ın rızasını dert edinen bir yürek. Bir ederi olan, kıymeti olan ve yaşamımıza kıymet katacak derdi barındıran bir yürek.  Bunun için de nüfûz ettiği her şeyi melezleştiren, tahrif eden, bukalemunlaştıran, Kur’an’ın dili ile, nifak hastalığına bulayan çağın ağlarından, bağlarından, bağlamlarından kurtulup yeniden Hira’yı, Mekke’yi ve Medine’yi yaşama cesaretine sahip olmak gerek. Kaçınamadığımız özümüzden kaynaklanan derdimizi Allah’ın rızası, dininin yeryüzüne hakimiyeti kılmak gerek.

Ayrıca bunun gerçek olabilmesi için vahy-i ilahinin fehvasınca haykırdığı müminlerin İslam’ı yaşama ve hayata hâkim kılma dertlerinin olması ve bu konuda da ciddi olmaları gerek. Bunun için de bedel ödemeyi göze almaları ve göz önünde tutmaları ve bu ciddiyetin murakabesinde olmak gerek.

Ederi olan dert sahibi olmak niyazıyla, selam ve dua ile…

İlimsiz

DİĞER MAKALELER