CANLI YAYIN

Kurban ve Anımsattıklarına Dair…

Kurban ve Anımsattıklarına Dair…

Kurban, kelime olarak kurb kökünden gelmekte. Kurb ise yakınlık manasındadır. Türkçedeki ifadesi ile kurbandan kast edilen ise malum vasıflarda olan bir kişinin, malum bir hayvanı, malum usullerle boğazlama manası kastedilmektedir.

Demek ki kurbanda ana tema, Allah’a (c.c.) yakınlık kastı ile bir hazırlık, bir boğazlama, öldürme, feda etme, göze alma… Bir hazırlıktır; zira kurban kesecek olan kişinin doğal olarak öncelikle kesmeye niyet etmesi yani bu işe yönelmeyi kastetmesi, akabinde maddi anlamda bir hazırlık yapması ve bunlardan sonra sorması, soruşturması ve ideal olanı bulup boğazlanması için bıçak, kasap vb. ayarlaması gerekir. Bununla birlikte hayvan kesildikten sonrası için gerekli olan malzeme ve işlemler de bunlara eklenir. Zahiri manada yapılan bu hazırlık ve eylemlerin bir de arka planda bir felsefesi ve hikmeti, lisan-ı hali ile haykırdığı birtakım hakikatleri vardır.

Öncelikle yaşam oyunu ve bu kurgunun baş oyuncusu ve mimarı olan insana dair bir gerçeği hatırlamakta fayda var. Cenab-ı hak, “Kendi ellerimle yarattım” (Sad, 75) dediği ve akabinde “Ruhumdan üflediğim” (Hicr, 29) buyurduğu” ve “Sen ve eşin cennette yerleş” (Bakara, 35) dediği ve cennette meskûn iken şeytan aleyhi la’nenin iğvası ile bir imtihana tabi olduğu ve bu imtihanın bir sonucu olarak, topraktan yaratılan insanın çamurdan olan yeryüzüne indirildiği gerçeğini bizlere haber vermektedir. İşte çamurdan olan bu yeryüzündeki kulluk yürüyüşünde maalesef insan çamurlaştı. Kibirle, ucubla, hırsla, tamahla, bencillikle, nemelazımcılıkla… Böylelikle insanların birbirine yurdu olması gerekirken maalesef birbirinin kurduna dönüşüverdi.

Bu vesile ile bilmeliyiz ki kurban ibadeti bir kamp süreci ve eğitim faslı, yeniden fabrika ayarlarını hatırlama ve onlara bir nevi dönme seremonisidir. Hayvanı kurban etmek nasıl ki bir hazırlık gerektiriyorsa, kurbanın ruhunu yakalamak için de insan mutlaka bir hazırlık sürecine girmeli. Girmeli ki vaat edilen ebedi bayramlara erişebilsin. Bu hazırlık; çamurdan olan dünyada bulaştığı çirkinliklerden arınmaya, Allah ile olan mukavelesini yenilemeye, ahdinde gevşediği alan ve sahaları sağlam bir şekilde bağlamaya ve yeniden zamane çocuğu değil de İslam’ın çocuğu olmaya dair bir hazırlık. Tıpkı hacıların ihram giyerken prova ettikleri gibi prova moduna girmeli. Kendini, hakiminin Allah (c.c.) olacağı ve çamurdan yeryüzündeki edip etmedikleri ile yüzleşeceği mahşere hazırlamalı. Eşin, işin, aşın kendisini terk edeceği ve yalnızca yapıp ettikleri ile baş başa kalacağı anın provasını yapmalı. Kendini nefsinde, özünde bu muhasebeye tabi tutmalı ki, kurbanın ruhunu kavrasın ve keseceği hayvan ile elde edilmek istenen ilahi kurba yaklaşsın ve yakalama ihtimali olsun. Ve de kurban eylemi gerçek anlamda misyonunu ifa edebilmiş olsun.

Öncelikle insanın kendisi ile yüz bar olmaya hazır olup olmadığını sorgulaması gerek. Hani uğruna var ediliş gayesini unuttuğu ya da unutur gibi yaşadığı hakikatleri.  Allah’ın (c.c.) kullansın diye verdiği yeryüzüne ve nimetlerine çullandığını ve kendisinin insanlarla olan ilişkisini, hayvanlarla ve diğer varlıklarla olan ilişkisi ve onlarla olan mesafesini bir gözden geçirmeli. Geçirmeli ki hayattaki olması gereken yerindeliği, haddi ve hududu yakalasın da, adil olsun ve insan olmanın zirvesine bir yol bulabilsin.

Yine bu bağlamda kişi yeryüzündeki yaşam tiyatrosunda ânda üstlendiği ve aslında üstlenmesi gereken rolünün neler olduğunu muhasebe etmeli. Allah’ın (c.c.) seçkin bir kulu olarak vazifesi olan yeryüzünü imar, insanlığı inşa ve bu vesile ile hayatı yaşanılır kılmak sorumluluğunu ne denli ve hangi seviyede deruhte edip etmediğini görmeli ki, olması gerekene dair bir yöneliş ve yürüyüşü yakalayabilsin. Fani olan dünya yaşamını anlamlandırsın ve ona bir seviye kazandırarak, kalan yaşamında hayatın nesnesi değil de öznesi, yaşam oyununda piyon değil de oyun kuran olsun ve olabilsin diye...  Ve gerçek bayramlara erişebilsin.

Bu muhasebenin akabinde düşünmeli, ‘Ben kurbanı almak için bir maddi bedel ödüyorum. Bu neyi anlatır/ifade eder?’. Kurbanın ruhunu kavrayıp kurb-u ilahiye erişebilmek için de mutlaka bir hazırlık yapmalı; vermeye, feda etmeye, bedel ödemeye, göze almaya ve katlanmaya dair. Zira büsbütün çamurlaşmış, karanlığa aşina yüzlerin aydınlık veya aydınlığı anımsatıcı yakıcı hakikatlere tahammülleri zordur. Böyle olduğu için birçok sıkıntı, eza, ötelenme, dışlanma, tahkir edilme ve mahrum bırakılmalarla yüz yüze kalmaya hazırlanmalı. Eğer neticede bir cennete talip olunacaksa ve gerçek anlamda hak tealanın vaat ettiği bayramlara erişilecekse, üç günlük fani dünyaların zevk-ü sefalarına aldatılmayacaksa, ölülerin ardından pişmanlık duydukları fani dünyalıklara aldanmayacaksa bunu göze almalı ve alabilmelidir.

Evet, kurbanını aradığı gibi, yaşamında rızaya odaklı bir yaşamın neliği ve nasıllığını da aramalıdır. Sadece aramayla bulamayacağını, ama bulanların da ancak arayanlar olduğunu göz ardı etmemelidir.  Kendi gücüne, kuvvetine, imkanına ve fıtratına uygun olan rıza yolunu seçmeli ve o yolda yol alabilmenin derdinde olmalıdır.

Zahirde Kurbanını alıp boğazlayıp, geri kalan işlerini yapacak ehil insanı arayıp seçtiği gibi, kendisini rıdvan ve rızaya taşıyacak, yolunda kendisine rehberlik yapacak ehil olan dostlar aramalı.  Sonra sürecin tümünde kurbanını takip edip gözettiği gibi, bir seferde ‘Buldum!’ deyip geçmek yerine, kendisini daima murakabe/kontrol etmeli ki, istikameti bulduktan sonra müstakim kalsın/kalabilsin.

Kestiği kurbanın etini ideal olan 3 parçaya bölüp bir kısmını kendisi, bir kısmını eş dost misafirlerine ikram için ve son kısmını da yaşadığı toplumdaki fakir fukara, muhtaçlara dağıtmak için ayırsın. Bunu böyle yaptığı gibi, Allah’a (c.c.) kurbiyet yolunun da şahsın kendisine dönük, aile, eş-dost ve çevresine dönük ve de son olarak kendisinin dışındaki dünyaya dönük görev ve sorumluluklarının olduğunu da göz ardı etmemeli. Bunlara dair görev ve sorumluluklarından neleri yapıp neleri ihmal ettiğini gözden geçirmelidir.

Diğer bir yönü ile kurban aslında bir şükür merasimidir. Kulun rabbine kendisini yaratması ve lütuf ve ihsanları ile yaşatmasının şükrü... İbrahim (a.s.) davetine icabet etme nasibine eren müminlerin Harem-i Şerif’te, mukaddes beldedeki yaşadıkları mahşerî prova ve beraatlerini onlarla yaşayamamış olsa da onlarla aynı duygular içerisinde olmanın verdiği şükür... Bu münasebetle kurbanın, kurb-u ilahiye vesile olması için mevzubahis rikkatin göz ardı edilmemesi gerek.

Kurbana dair diğer bir husus da bu zamanın hacc-ı ekber zamanı olmasıdır. Bu bağlamda onun anımsattıklarının muhasebesini yapmalı ve elde edilen dersleri iç dünyamızda içselleştirmenin gayretinde olunmalıdır. Ancak o zaman kurban ve ruhunu anlamış, bir açıdan İbrahimî erdeme erişmiş, diğer bir açıdan İsmailî sadakat ve teslimiyete ermiş ve Hacer’in ruhuna bürünerek Muhammedî (s.a.s.) asaleti yakalamış olabiliriz.

Hacc-ı ekberin anımsattıklarına kısaca değinecek olursak:

Niyet; niyet dediğimizde akla gelen ilk amel kulun Allah merkezli bir yaşamı hayatının merkezine alma kararlılığıdır. Bu bağlamda önünde kendisini bekleyen bir kıyametin varlığını ve bundan kaçmanın mümkün olmadığının bu nedenle de, o çetin kıyameti kolaylaştıracak şeylerin neler olduğunu öğrenmeli, bilmeli. Ve hayatın tüm alan ve sahasında Allah’a (c.c.) adanmış bir yaşama azmetmelidir.

Bu yolda atılacak ikinci basamak İhram:

İhram dediğimizde ilk göze çarpan yöreleri, iklimleri, milliyeti ve diğer dünyevî nisbetleri ifade eden elbiselerden ve dünyevî bütün unvanlardan soyunmaktır. Akabinde kişinin Allah (c.c.) karşısında hiçliğini kuşanması ve kulluğun rengi olan sadelik elbisesine bürünmesi ve küçük kıyamet olan ölümle beraber giyeceği kefeni içselleştirmesi gerekmektedir. Evet varsayın ki Azrail (a.s.) canını almaya geldi. Sen rica ettin bir fırsat ve mühlet vermesi için.  O da sana bir hafta veya bir gün mühlet tanıdı. İşte içinde olduğun her haftayı veya her günü sana verilmiş o son hafta veya gün belleyerek, hayatını her an ölüm fermanıyla yüzleşmeye hazır bir şekilde geçirmeye karar vermeyi anımsatır ihram.

Mîkat:

Mîkat dediğimizde ise önce vakit, sonra ise buluşma anı ve mekânı akla geliyor. Evet elest bezminde bir soru ile başlayan imtihanımız, çamurdan dünyada sorular ve sorunlarla beraber devam etmekte. Bu soru ve sorunlar yumağının içinde doğru soruyu sorup, doğru sonuca odaklanıp odaklanmadığımızın muhasebesi geri kalan tüm işleri düzene sokacak olan tılsımdır mîkat şuuru.  ‘Ben ne ile meşgulüm ve nedir benden beklenen?’, ‘Şimdi cenab-ı hakkın huzuruna varacağım anın ve o mekanın provasındayım. Peki ne denli ve ne kadar hazırım yüzleşmeye?! Önce kendimle. Yapıp ettiklerim veya bir şekilde yapmam gerektiği halde ihmal ettiklerimle ve bunlarla rabbimin huzurunda yüzleşmenin provasındayım!’ demeli, diyebilmeli.

Akabinde Yasaklar:

Yasak dediğimizde akla gelen ise hayatın yaşanmaz olmaması için gerekli olan ilke ve kurallardır. Peki beni var eden ve varlığımın idamesinde kaos ve kargaşanın olmaması için rabbimin koyduğu ilke ve yasaklarla aram nasıl? Onları muhafaza ettim mi veya edebildim mi? Yasaklara karşı koyabilecek düzeyde irademi geliştirebildim mi?

Vakfe:

Adeta kıyamet kopmuş da her renkten, her vasıf ve konumdan insanlar, bütün beşeri vasıflarından arınmış ve herkes kendi hali ile meşgul bir vaziyette. Bu müşahede ile insan kendisinin asıl kıyamete dair ne denli hazır ve hazırlıklı olduğunun muhasebesine erer.

Şeytanın Taşlanması:

Evet şeytanın sembolü olan taşı, taşladık. Peki hayatımızdaki alıştığımız şeytanlıklar, haz aldığımız şeytanlıklar, bizi Allah’a kul olmaktan alıkoyan şeytan ve şeytanlıkları da taşlamak mesabesinde kovabildik mi?

Ve Beytullah!

Beytullah dediğimizde, küp şeklinde renksiz sade yalın taşlarla yapılmış olan bu mekan. Doğduğumuzda kulağımıza ezan ve kamet okunurken başladı ona yöneliş ve tüm bir yaşam boyunca yönsüzlükten kurtulabilme adına sürekli günde beş vakit durmadan bizi yön tayininin provasına cenab-ı hak memur kıldı ve son anda ölümle beraber de yönümüz yine bu küp şeklindeki yere, sembole, şiara çevrildi. Zahirde böyle idi de acaba fikrimizin yönü, eylemlerimizin, kararlarımızın yönü, ikbal ve istikbalimizin yönü, imkan ve imtihanlarımızdaki yönümüz neresi idi? İşte Beytullah, bir kimlik sorunu olan yönsüzlük girdabından kurtulmanın ve şahsiyetli bir yaşama erişmenin provasını ve şifrelerini hatırlatır.

Bu sade küp şeklindeki eve Beytullah diyoruz. Allahın evi. Diğer bir adı da Beytu’l-Atik yani azad ev manasındadır. Buradan yola çıkarak evet azad olduk/olabildik mi nefsimizin istek arzularından, şehvetin prangalarından, şeytanın ifsad ve iğvalarından, ailenin, işin, eşin, aşın, ortam ve çevrenin hizip ve kurumlarımızın esaretinden azade olduk mu/olabildik mi? Yoksa onların bizim için öngördüğü, uygun bulduğu ve imkân tanıdığı kadar mı özgür olduk! İşte tüm bunların muhasebesini hatırlatır.

Ayrıca bütün cismani varlıklarda yönler altıdır. Sağ, sol, ön, arka, alt ve üst. Bu küp de bütün yönleri ihtiva ederken hayatın her alan ve yönünde Allah’ı (c.c.) merkeze almanın kaçınılmazlığını hatırlatmaktadır.

Makam-ı İbrahim:

Makam dediğimizde üzerinde Hz. İbrahim’in (a.s.) Allah’ın (c.c.) evini inşa ederken izi çıkan taşı görüyoruz. Peki bizler Allah’a kulluk davamızı inşa edebildik mi? Bunu inşa ederken hangi sebeplere tutunduk/tutunabildik? Bu yolda bir iz bırakabildik mi? Yoksa havada yazı yazar gibi mi oldu yürüyüşümüz!

Tavaf:

Sol tarafımızı (yani kalbimizi) Beytullah’a vererek ve Haceru’l-esved nişanesinden başlayarak başlarız Kâbe’nin etrafında dönmeye. Bir yönü ile kalbimizin sahibinin yalnızca Allah olduğunu lisan-ı halimizle ikrar ederken, diğer taraftan da kişinin değer verdiği ve önemli bulduğu birinin etrafında pervanenecesine dolanması gibi, tavaf da mümin kulun hak tealanın emir ve hükümlerinin etrafında pervane gibi dolanmasını temsil eder. Bu noktada biz müminler sormalıyız; şu fani hayatımızda rabbimizin emir ve buyruklarının karşısında pervane olduk/olabildik mi?

 

Say:

Say dediğimizde, Allah (c.c.) siyahi olan bir kadının, (Hacer validemizin) zamanın toplum katmanlarından en alt seviye olan bir cariyenin, ama ‘Rabbim emir buyurduysa, o beni zayi etmez!’ diyecek bir teslimiyete sahip bir hanımı örnek göstermesidir.  Kuş uçmaz, kervan göçmez bir vadide susuzluktan ciğerleri kurumuş İsmail’ine yerden çıkan suyu aramaktadır. Bu hanımefendinin Safa’dan başlayıp Merve’ye tam yarıladığında çukur bölgesinde remel (hafif tempoda koşmak) yaparak İsmail’ine suyu araması, hak tealanın hoşnutluğuna sebep olacak ki Mevla (c.c.) kıyamet kopana kadar gelecek insanlara bunun provasını yaptırmaktadır. Evet, Hacer validemiz İsmail’inin kurumuş ciğerlerine su aramak için koşturdu, peki ya bizler evimizde, semtimizde, ilimizde, ülkemizde, dünyamızda imanı kurumuş olan İsmaillerimize gökten gelen ab-ı hayat olan vahiy suyunu taşımak, taşıyabilmek için koştuk/koşabildik mi?

Tarş:

Ve sayın neticesinde vücudumuzun bir parçası olan bir miktar saçı kesip nihayetinde provayı tamamlamak. Bununla da ‘Rabbim gerektiğinde varlığımla beraber, her şeyimi senin yoluna feda etmeye hazırım!’ ilanında bulunmaktır.

İşte bir mümin bunları yapacak ki gerçekten kurbanı yaşasın ve yaşayabilsin. Bunları yapacak ki neticesinde bayram etsin ve edebilsin. Bunları yapacak ki gerçekte kurb-u ilahi (Allah’a yakınlık) anlamında olan hakikate erebilsin.

Bunları yapacak ki bir yönü ile İbrahimî ruhu yakalayarak ciğer paresi gibi olan alıştıkları, bağlandıkları, bağımlı olduklarını kurban etme erdemine erebilsin. Diğer bir yönü ile İsmailce canı canana feda etmenin, edebilmenin ufkuna erebilsin. Söz konusu hakkın emri olunca her türlü fedakarlığı göze alma erdeminin doruğunu yaşasın.

Selam ve dua ile…

İlimsiz

DİĞER MAKALELER