CANLI YAYIN

İlk Medrese Aile

İlk Medrese Aile

Başlarken

Bizleri Müslüman bir memlekette doğar doğmaz kulaklarımızı ezanla şereflendiren babalardan ve kelime-i tevhid ile beşiklerimizi sallayan annelerden dünyaya gelme nimetine erdiren Cenâb-ı Hakk'a nihayetsiz hamd ederiz.

Dünyanın cafcaflı nimetlerinden yoksun, yuvasında hayatımızın her sahasına dönük en güzel örnekleri ve önderliği bizlere gösteren ve öğreten Sevgililer Sultanı Efendimiz Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e nihayetsiz salât ve selamlar olsun. Firavun (aleyhillâ'ne)'nin şerrinin doruk noktaya ulaştığı ve Mûsâ (aleyhisselâm)'ın bu halden bir nevi bîzâr düştüğü bir dönemde Cenâb-ı Hakk, Mûsâ (aleyhisselâm) aracılığı ile biz müminlere bir öğütte bulunuyor veوَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ وَأَخِيهِ أَنْ تَبَوَّآ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ ۗ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ" “Böylece Biz Musâ'ya ve kardeşine: "İkiniz de kavminiz(in namaz ve ibadeti) için Mısır'da birtakım evleri mesken edinin ve (mescitlerde topluca namaz kılma imkânı bulamadığınız için) evlerinizi birer namazgâh yapın / evlerinizi kıbleye yönelik yapın / evlerinizi (birbirine bakar şekilde) karşılıklı yapın / ve (o mescitlerde) namazı hakkıyla kılın! Bir de (ey Mûsâ!) o (emirlerimize riâyet eden) müminleri (dünyada dualarının kabulü, âhirette ise cennete girmeleriyle) müjdele!" diye vahiyde bulunduk.  ” (Yunus-87) buyurarak sıkıntılardan çıkış yolunun, yaşadığımız evler olduğunu bizlere haber veriyor. Burada dikkat edilirse Cenâb-ı Hakk, evleri bir sığınma ve ibadet merkezi, Râbb'e kulluğun sergilendiği bir meydan ve Resûl'e teslimiyetin gösterildiği bir mekân olarak anlatmaktadır. Evet, maddenin ve modernizmin şatafatları ile derbeder olmuş toplumumuzun en temel kurumu ailedir. Aile, vahy-i ilâhinin insanla ilk buluşma noktası ve vahy-i ilâhinin meşru nema bulduğu ilk medrese, rızâ-i Bâri'nin kazanılma pazarı ve cennet yolcularının seyahat edecekleri hedeflerine dönük en temel istasyonlarıdır. Bu nedenle camilerden önce evlerin camileşmesi, medreselerden önce evlerin medreseleşmesi, mekteplerden önce evlerin irfan mekteplerine dönüştürülmesi, seviyeli ticarethanelerden önce yuvaların seviye kazanması, ahlaklı toplum beklentilerinden önce yuvaların ahlak âbidesine dönüşmesi insanlık açısından bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

YUVALARDAKİ TAHRİBAT VE ÖZÜMÜZE DÖNME GEREKLİLİĞİ

Modernizmin, teknolojinin, tüketim felsefesinin yaprak gibi savurduğu toplumumuzda bu savrulmadan en önce etkilenen, toplumun çekirdeği olan ailedir. Huzurun, mutluluğun, sekînetin kaynağı olması gereken evler; maalesef gerilimin, gerginliğin ve huzursuzlukların mekânı haline gelmekte. Toplumsal anlamda kişilik ve kimliğimizin oluşumunda özne konumunda olması gereken yuvaların, tarafların menfaatlerinden dolayı birer nesne haline geldiği hakikati ise bir vakıa olarak karşımıza çıkmakta. Beraberce, bir ömür boyu, Allah (celle celâluhu)'nun rızasını kazanarak cennetlere sefer edecek aile bireylerinin, maalesef birbirleri için adeta bir imtihan vesilesi olduğunu müşâhede etmekteyiz. Toplumsal ahlakın merkezi olan yuvaların, maalesef toplumun ahlaki erozyonunda öncü kuvvet rolünü üstlendiğini gözlemlemekteyiz. Zamanın birinde Ali ile Ahmet iki kafadar arkadaş olarak çadırlarını alır ve pikniğe giderler. Gün boyu yiyip içip eğlendikten sonra akşamleyin çadırlarını kurup yatarlar. Gecenin bir vaktinde Ali uyanır ve bakar ki üstlerindeki çadır çalınmıştır. Ahmet’i dürterek "Ahmet kalk." der. Ahmet ilkin biraz uyku haliyle mızmızlansa da sonunda gözlerini açar. ve Ali’ye "Ne var, ne oldu?" der. Ali, "Gökyüzüne bak bakalım ne göreceksin?" Ahmet "Yıldız.." der. Ali "Bu gördüklerin hatırına ne getiriyor?" diye sorar. Ali'nin kendisiyle dalga geçtiğini düşünen Ahmet "Hangi açıdan soruyorsun; astronomik açıdan mı, sosyolojik açıdan mı?" diye sorunca, Ali "Ne astronomisi, ne sosyolojisi baksana çadırı çalmışlar çadırı..." diye cevap verir. Evet, farkında mıyız bilmem ama ayaklarımızın altından bir nevi toprak kaymakta. Kulluk yarışımızın sergilendiği yuvalarımız bir bir yıkılmakta, yıkılmayanlar ise zoraki ayakta durmakta. Acaba neden? Evet, bir asra yakın bir zamandan beri bir nevi fetret dönemi yaşayan İslam toplumunda özellikle Türkiye’miz gibi laik-demokratik sistemlerde yaşayan Müslümanların adeta ayaklarının altından toprak kaymakta. Hedefler şaşırttırılmakta ve en temel kurumlarımız olan yuvalarımızın içi boşaltılmakta. Aile nedir, niçin vardır, amacı ve hedefi nedir, kazanımı nelerdir, olması gereken seviye ve ilkeleri nelerdir??? Maalesef bunları kaybettik. "Kan ve irinle beslenen çıban olur, gül olmak için toprak ve suya ihtiyaç vardır." vecizesi gereği toplumumuzun, hedef ve rotası çevrilen batı ahlak ve kültürünün aile üzerinde doğurduğu olumsuz etkileri şu an itibari ile batı toplumları kadar olmasa da, hızla o noktaya doğru ilerlemekte olduğu bir realitedir. Hâlbuki bizlerin sahip olduğu medeniyet karşısında, dünya tarihinde batı toplumları son asra kadar hiçbir dönemde varlık gösterememişlerdir. Ve tarihte bu durumun en temel etkeni İslami esaslara göre inşa edilen yuvalar idi. Su ve toprak gibi olan kendi medeniyetimizin değerleri ile bezenen yuvalar; fatihleri, yavuzları, kanunileri yetiştiren yuvalar... Eğer bugün içimizde çağ açıp çağ kapatan bir Fatih yoksa bunun en büyük sebebi, yuvalarımızın fatihlerin yetiştiği yuvalar halinde olmamasından dolayıdır desek pek abartmış olmayız. Aslında yuvalarımız, hayatımız, yaşadığımız mahallelerimizdir. Camilere, ticarethanelere, medreselere açılan yolların ucu, evlere dayanır. Yuvalarımız, bir nevi varlık gayemize ne denli uyumlu hayatımızı inşa ettiğimizin göstergeleridir. Yuvalarımız,  şeytan ve şeytanilere karşı korunduğumuz kalelerimizdir. Yuvalarımız, hayatımıza mutluluğumuza kasteden fitnelere karşı kalkanımızdır. Yuvalarımız, rabbâni hayatın uygulandığı Rabb'e adanmış fertlerin ispat meydanıdır. Yuvalarımız, Allah (celle celâluhu)'ya elest bezminde verdiğimiz sözümüzü uygulamalı ikrar meydanlarıdır. Yuvalarımız, îlayîkelimetullah davasının bayraktarlarının yetiştiği emsalsiz medreselerdir. Ama şöyle bir dönüp de evlerimizin bugünki hallerine baktığımızda maalesef esef verici bir tabloyla karşı karşıya kalmaktayız. Eğer evlerimiz bizi mutlu etmekten uzaksa, evimiz olduğu halde işimizin dışındaki vakitlerimizi geçirmek ve kafa dağıtmak için başka mekanlara gitme ihtiyacı hissediyorsak, evlenmenin ne anlamı var? Evlerimiz bir elbisenin bedenimizi örttüğü gibi mahremlerimizi örtmüyorsa, bizleri haramlardan, malayanilerden alıkoymuyorsa, birbirimizle kenetlenerek daha sağlam ve dinamik bir yapıya büründürmüyorsa, birazcık uzaklaşsam da kafayı dinlesem dedirtiyorsa, evlerimiz bizim için değil de bizler evler içinsek, evlerin kıymeti onlarda yaşayanlarla değil de, içindeki eşyalarla ölçülüyorsa, huzurumuzun menbaı olması gerekirken taksitlerinin huzur bırakmadığı evlere dönmüşse, Rabbimizin şeriatını tatbik ettiğimiz yerler olması gerekirken, çatır çatır şeriatin ihlal edildiği mekânlara dönüşmüşse, yuvamızdaki mutluluğun ince sanatını inşa eden mimarlar olması gereken eşlerimiz kadınlık sanatında kifayetsiz, yetersiz ise, evlerimizin çatısı olan erkeklerimiz yuvasını maddi ve manevi tehlikelerden koruması gerekliliğinin farkında değil veya bunun için yeterli seviyede değilse ve bunlardan dolayıda evlerimiz bir imtihan vesilesine dönüşmüşse burada durup bir düşünmek gerekir. Biz nerede hata yaptık neyi kaçırdık da bu hale geldik? Nerede Muhammed (aleyhisselâm)'ın Hatice’si, nerede Hatice'nin Muhammed(aleyhisselâm)'ı? Çünkü bir daha dünyaya gelecek değiliz. Kulluk sınavımız bir kereye mahsus; bunun ikincisi yok. Bir yandan hayatımızı yaşarken, diğer bir yandan da vahye şahitlik yapma sorumluluğumuzun olduğunu unutmamamız gerekir. Öyleyse Cenâb-ı Hakk'ın    إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “ O (insa)nlar kendi nefislerinde bulunan (güzel vasıflar)ı (kötüleriyle) değiştirinceye kadar gerçekten de Allah bir toplumda olan (nimet, afiyet vesâir lütufların)ı (belâ ve azapla) değiştirmez. “ (Ra'd-11) ferman-ı ilâhisi gereği olarak bir karar vermeliyiz. Hayatımızda el atılması gereken temel nokta olan aileyi, tekrardan inşa etmeli veya ıslah etmeliyiz. Zira dünya ve ahiret hayatımızın felâhı için yapacağımız en büyük yatırım ailemize olan yatırımdır. Tam da bu noktada Efendimiz (aleyhisselâm)'ın بِمَا صَلَحَ بِهِ اوَّ لُهَا هَذِهِ الاُمَّةِ الاَّ  لاَيَصْلِحُاَخِ۪رٌ“ Bu ümmetin evvelini ne doğrulttu ise sonunu da o doğrultacak” (بلخطا بن ا عمر عن روي ) hakikatinden yola çıkarak Kur'an ve Sünnet ışığında kimliğimizi, kişiliğimizi ve yuvamızı yeniden inşa etmeye mecburuz.  Ne zaman bizler bu öz değerlerimizden uzaklaştırıldık ise maalesef bu hazin hâle hak kazanır olduk.

KUR'AN VE SÜNNET IŞIĞINDA AİLE YAZILARI

Bu nedenle bu yazılarımızda Kur'an ve Sünnet ışığında aile ve ailevi sorunlara çözüm önerileri, Kur’an-ı yuvalar ve bu yuvaların özelliklerini ele almaya çalışacağız inşallah.

İki yılı aşkın bir süreden beri halkın birçok kesiminden kardeşlerimizin katılımı ile beraber yaptığımız aile mektebi eğitim seminerlerinden gelen müsbet tepkiler, bizlere yaptığımız bu çalışmanın ne kadar isabetli olduğunu göstermesi bakımından önemli olduğunu düşünmekteyiz. Bu nedenle de inşallah muhtevâsı itibari ile âdeta bir okul, medrese mahiyetinde olan lâlegül dergimizde aile merkezli yazılarla sizlerle bir araya gelmeye çalışacağız. Burada şunun altını çizmemizde fayda var. Bu yazılarımız, mahza teorik bilgilerden öteye pratikte elde edilen tecrübe ve verilerle beraber âdeta aile hayatının inşası ve de ıslahı açısından bir serum görevi göreceğine kanaat etmekteyiz. Bu yazıların takibi ve gereğiyle amel, biiznillah serum gibi peyderpey bir ıslaha sebep olacağı ve yeni yuva kuran kardeşlerimiz açısından da âdeta bir kılavuz mahiyetinde olacağı hüsnü zannına sahibiz. Bu yazılarımızda takip edeceğimiz temel çizgiyi ifade sadedinde diyoruz ki, Hayat âdeta yemek gibidir. Acının tatlıya, çirkinin güzele, yanlışın doğruya galebe çalmaması için öncelikle neyin yanlış neyin doğru olduğunu tesbit etmek zaruridir. Bu meyanda Mevlâna Hazretlerinin “Evlâdım! Ambara buğdayı koymadan farenin şerrinden emin ol...” vecizesi gereği doğruları ortaya koymak için, öncelikle yanlışların şerrinden emin olmak gerektir. Bizlerde bir yandan yanlışları ifade edip diğer bir yandan da doğrular üzerinde devam etmeye gayret edeceğiz inşallah. Tabi ki doğru ve yanlış ifadeleri göreceli kavramlardır. Bu nedenle de neyin doğru neyin yanlış olduğunu tesbit eden evrensel bir mercînin olması kaçınılmazdır. Bu mercî de şüphesiz Kur'an ve sünnettir. Buradan yola çıkarak ele alacağımız konularda temel kaynak evvela Kur'an ve sünnettir ve bunun akabinde Kur'an ve sünnete uygunluluk çerçevesinde büyüklerin sözleri ve elde edilen tecrübeler ışığında, konuları ele almaya gayret edeceğiz. Bütün hayırların sahibi olan Cenâb-ı Hakk'tan bizleri hüsnü ifadeye, hepimizi beraberce hüsnü istifadeye muvaffak kılmasını niyaz ederim. Selam ve dua ile.  

İlimsiz

DİĞER MAKALELER