CANLI YAYIN

Tarikat-ı Muhammediye Hakkında

Tarikat-ı Muhammediye Hakkında

Öncelikle bazı tesbitleir yapmak konun bütün yönleri ile anlaşılması açısından önemlidir. Bu meyanda filozoflar insanı “hayvanı nâtık/düşünen canlı” diye tarif ederler. Vakıa ilk insan ve peygamber Hz. Adem (a.s.)’dan bu yana insan varlığını ve hayatını anlamlandırmak için hep düşünür. Bu meziyet, insanı diğer canlılardan ayıran temel noktalardan olan önemli olan bir husustur.

Bu noktada soru şu: insan neyi düşünür?

Bize dek gelen gerek insanlığın yazılı bilim tarihinin başlangıcı kabul edilen Grek (antik Yunan) filozofları, gerek daha öncesindeki tabiat filozoflarının tümü insan üzerine düşündükleri için, bu bağlamda ‘Ne idim? Ne oldum, şu an neyim ve yarınlarda ne olacağım?’ sorularını sorup durmuşlardır.

Bu sorularına cevap arayan insanoğlu sorularına tatminkâr cevaplar bulabilmek için ana hatları ile iki ana yolu takip etmişlerdir.

  1. Bu soruların ilki olan ‘Ne idim?’ sorusunu cevaplarken, mutlak hakikatin kaynağını insan, yani insan aklı, yani bir nevi aklın ürünü olan bilimi merkeze alarak cevaplamaktadır.

Bu noktada, bilimin tespitlerinin aksi çıkana dek geçerli olduğu herkesçe malum olan bir vakıadır. Dolayısı ile bugün budur dediği şeyin yarın aksi olması muhtemeldir. Bu nedenle de bir filozofun verdiği cevabı bir diğeri nakz ederken birinin dediğinin aksini dillendirmekte.

Aslında bu başlı başına bir acziyetin ifadesidir. Bu acziyeti ilmi namusa sahip olan çok az bilgin itiraf ederken, maalesef kahir ekserisi bocalamaktadır. Zira nihai olarak içinde bulunduğumuz varlığın fiziği aşan bir karşılığa tekabül etmekte olduğunu iddia ediyorlar. Zira bugün bütün bir bilim, tüm evren ve içindekilerin adına Bing Bang teorisi dedikleri, kevniyatın bir nokta iken patlamanın neticesinde çoğaldığını ve genişlediğinde müttefikler.

Peki en nihayetinde bu noktanın (ilk patlamanın) ötesi ne idi? Orası mantıki açıdan meçhul. Zira mantığın iltisak alanı fiziktir. Fizikten öteye metafizik alanı hakkında aklın ve mantığın diyebileceği pek bir şey olamaz, yoktur. Dolayısı ile ne idim sorusuna bu noktadan öteye aklın verebileceği bir şey yoktur.

Bu nedenle de bu gelgitlerle yola çıkınca, bu yanlış gidişatın doğru olmayan doğal bir sonucu olarak diğer iki sorusunun (şu an neyim ve ne olacağım) cevapları da bu birinci sorudan farksız çelişki ve tezatlarla iç içe olmaktan kurtulamaz.

Aslında bu ifade ettiğimiz son nokta, içinde bulunduğumuz modern çağdaki irili ufaklı birçok akım, inanç, düşünce ve fikir ekollerinin varlığını da anlamlandırmaktadır.

 

  1. Diğer bir kısmı da ben ne idim sorusuna cevap olarak insanların kahir ekserisi, yine mantığın bir gereği olarak vahyi mutlak hakikatin merkezi kabul etmiştir. İlk adımını vahy-i ilahiyeye koyunca diğer her iki sorularını da bu noktada vahyin ışığı altında cevaplamış ve hayatın kendisi ve hayatında var olan tüm eylem ve şeyleri bu eksende cevaplamış ve anlamlandırmıştır.

Şimdi bizim açımızdan da makbul görüş olan vahyi hak ve hakikatin merkezine alanlar da tarihi sürecin akışında kendi içinde ana hattı ile 3 kısma ayrılmışlardır.

  1. Vahyin zahirini esas alıp İslam’ı bu minvalden okuyanlar. Bunlar Hz. Peygamber (s.a.s.) ve sahabe (r.a.) uygulamasını bir kenara bırakarak bir nevi kendilerini peygamberin yerine koymak sureti ile Allah’ın ayetlerini ve peygamberin sünnetini kendi kafalarına göre yorumlayan ve Kur’an ve Sünnet’in naslarının zahirini kendilerine yegane ölçü alan kesimlerdir.

Tarihte Harici ve Mutezile fırkası bugünümüzde de Vahhabi ve DAİŞ yapıları bu zihniyeti temsil etmekteler. Bunlar gerçek anlamda hakikatin merkezi olan vahyi esas almış olmakla beraber, kendilerini bir nevi nirengi noktası kıldıkları için cenab-ı hakkın “Aldatan seni Allah’la aldatmasın!” mealindeki ayet-i celilenin işaret ettiği Allah’ın adı ile insanları aldatanlardır.

  1. Vahyin zahirini bir tarafa bırakıp sadece işin batıni yönünü öne çıkartan ve bunu İslam’ın kendisi diye görenler. Bunlar da yazılı olan metni bir nevi ihmal ettikleri için hayal ve kuruntularının esiridirler.

İslam ulemasının bu iki taifenin durumlarını tesbit sadedinde ifade ettikleri “Her kim tasavvuf (mana ve batın yön) olmaksızın sadece zahiri fıkha bağlı kalarak İslam’ı anladığını iddia ederse o kişi fasık, her kimde şeriatın fıkhı (zahir ilim) olmaksızın sadece manasını (Batıni yönünü) esas alırsa o kişi zındık (dinden çıkan kişi) olur. Manidar ve dikkati calip bir tesbit…

  1. Hem zahiri hem de batıni yönü mezcederek Hz. Peygamber (s.a.s.)’mın ve sahabe-i kiramın nadide örnekliğini merkeze alıp İslam’ı hayatın ve insanın sorduğu ne idim, neyim ve ne olacağım sorularını cevaplayarak vahy-i ilahiyi Hz. Peygambere (s.a.s.)’ma indiği ve peygamberin hayatında hayat bulduğu şekli ile esas alanlar. Bu yaklaşım 14 asrı aşkın bir zamandan beridir İslam’ı temsil eden ana omurga olmuş ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat namıyla varlığını sürdüre gelmiştir.

Tarikat-ı Muhammedîye adlı İmam Birgivî’nin eseri Ehl-i Sünnet yolunun ana esası olan itikadiyat (fıkhı ekber), fıkhı esğar (ibadet, muamelat, ukubat ve ahlakiyat) hakikatlerini ortaya koymaktadır.

Selam ve Dua ile…

İlimsiz

DİĞER MAKALELER