CANLI YAYIN

İnfağın Bir Üst Seviyesi: İsar

İnfağın Bir Üst Seviyesi: İsar

Modern algıya göre rasyonel anlamda izahı olmayan, mantığa uymayan, bilimsel verilerle de bir yere oturtulamayan İslami bir kavram olarak isar, kısaca kişinin kardeşini kendi nefsine tercih etmesidir.  

Mevlamız (c.c.) “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 9) buyuruyor.   

Bu ayet-i celilenin esbabı nüzulüne baktığımızda, Ebu Hureyre (r.a), “Adamın biri geldi, Ya Rasulallah! Bana zorluk geldi, yardım et!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) hanımlarına haber gönderdi ve onların yanında da bir şeyin olmadığı haberi gelince “Bu gece bu adamı misafir edecek bir kimse yok mu?” dedi. Ensar’dan Ebu Talha adındaki sahabe efendimiz “Ben götüreyim ya rasulallah.” dedi. Adamla evin yolunu tuttular ve eve vardıklarında eşine “Hanım bu Allah resulünün misafiridir. Buna ne ikram edebiliriz?” deyince eşi “Vallahi evde çocukların yiyeceğinden başkaca bir şey yok.” dedi. Adam eşine “Sen çocukların yemek vakti geldiğinde onları uyut, lambaları da karart, sofrayı kuralım. Karanlıkta benim boş tabağa kaşık salladığımı anlamaz ve misafire ikram etmiş oluruz.” der. Bu şekilde yaparlar sabahleyin Efendimizin yanına gidince Efendimiz (s.a.s.) “Allah (c.c.) bana senin misafirine yaptıklarını haber verdi ve bu davranışınızı beğendi, bundan hoşnut kaldı.” buyurdular. (Buhari, Müslim)  

Muhacirler Mekke’den Medine’ye gelince Ensar, Efendimize “Ya Rasulallah, tüm bağ, bahçe ve tarlalarımız emrinize amadedir bunları aramızda paylaştır” dediler. Efendimiz, “Muhacirler bağ bahçeden anlamaz, bunun yerine ticaretini yapıp onlara pay verseniz?” deyince onlar da “Başımız gözümüz üstüne!” dediler. (Buhari) 

Bu meyanda her konuda olduğu gibi öncelikle kâinatın sultanının örnekliğine bakıyoruz: Hz. Ömer anlatıyor. Bir adam Efendimiz’e (s.a.s.) gelerek yardım istedi. Efendimiz ona az bir yardımda bulunduktan sonra o adama “Şu anda bundan başka yanımda bulunmamaktadır, sen git çarşıdan istediğin yerden ihtiyacını al, benim adıma borçlan, ben öderim.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) “Ya Rasulallah, ona gücünün yettiği kadarıyla yardımda bulundun, gücünün yetmediğiyle Allah seni mesul kılmamıştır.” deyince, bu cevaptan Efendimizin hoşnut olmadığını gören başka bir sahabe efendimiz “Ya Rasulallah, der. “Korkma, arşın sahibi olan Allah seni hiçbir zaman güç durumda bırakmaz!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) “İşte ben bununla emrolunmuşumdur!” dedi. (Tirmizi) Baktığımızda genel anlamda, her konuda gücünün yettiğiyle yetinen Efendimiz (s.a.s.) infak konusunda gücünde olmayanı da yapmıştır. 

İşte Haydar-ı Kerrar Hz. Ali (r.a.), bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimiz rahatsızlanır. Ziyaretine Efendimiz (s.a.s.) bir grup sahabe-i kiram ile giderler. Efendimizin tavsiyesi üzerine Hz. Fatıma annemiz ile Hz. Ali efendimiz eğer çocukları iyileşirse 3 gün oruç tutmayı nezrederler. Hasan ve Hüseyin efendilerimiz iyileşir. Hz. Fatıma anneniz ile Hz. Ali efendimiz oruçları tutmaya başlarlar. İlk gün akşam iftar vakti geldiğinde evde sadece bir yahudiden ödünç aldıkları buğday ekmeği vardır. Ezandan önce bir fakir gelir ve yardım ister, onlar da ellerinde olan ekmeği verir ve su ile iftarlarını açarlar. İkinci gün de böyle olur ve üçüncü gün de. 3 gün boyunca herhangi bir şey yememiş olan Hz. Fatıma ile Hz. Ali, Efendimizin huzuruna uğradıkları bir vakit Efendimiz “Ey Ali, sizde gördüğüm bu kötü durumun sebebi nedir?” diye sorunca Hz. Ali durumu anlatır ve peşinden Hz. Cebrail vahy-i ilahii getirir:  

“İyiler ise kafur katılmış kadehten -cennet şarabı- içerler. Bu Allah’ın has kullarının içtikleri, akıttıkları bir pınardır. O kullar şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak verdikleri sözlerini yerine getirirler. Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yetime, yoksula ve esire yedirirler. ‘Biz sizi yalnızca Allah için doyuruyoruz, sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz çetin ve belalı bir günde rabbimizden (O’nun azabına uğramaktan) korkarız’ (derler).” (İnsan, 5-10) ayet-i celilesi nazil oldu. 

Hz. Ömer (r.a.) aktarıyor: “Bir gün Efendimiz (s.a.s.) sadaka vermemizi emretti. Ben de o zaman ticari durumumun en iyi olduğu bir dönemde idim. Kendi kendime ‘bu sefer Ebubekir’i geçemezsem bundan sonra hiç geçemem’ dedim. Ve gittim malımın yarısını alıp diğer yarısını bırakarak Efendimize verdim. Biraz sonra Hz. Ebubekir geldi, o da Efendimize verdikten sonra Efendimiz (s.a.s.) kalbimdekilere vakıf olacak ki sordu ‘Ey Ömer, ev halkına ne bıraktın?’, ben ‘getirdiğimin yarısını da onlara bıraktım’ dedim. Bu sefer Hz. Ebubekir’e sordu ‘Ya sen Ebubekir?’ deyince, Hz. Ebubekir ‘ben malımın tümünü getirdim, onlara da Allah ve resulünü bıraktım.’ dedi. Bunun üzerine hiçbir şekilde Ebubekir’i geçemeyeceğime kanaat getirdim.” (Tirmizi)  

Evet, bu çağ Ebubekirsizliğin sıkıntısını çekmekte. Bir düşünün Türkiye’mizde bir gözlük parasına Afrika’da birçok kişi katarakt ameliyatı ile görme yetisine kavuşuyor.  

İsardan bahsediyoruz. İşte Yermuk savaşı; Savaşta Hz. Haris, Hz. İkrime ve Hz. Ayyaş, her üçü de ağır yaralanmış. Susuzluktan ciğerleri kurumuş olacak ki ‘su, su’ diye inlerler. Bir sahabe öteden bu sesi duyunca hemen onlara suyu kavuşturur. İlk önüne gelen Hz. Haris’e suyu uzatınca oradan Hz. İkrime’nin ‘su’ iniltisini duyar ve suyu ona götür diye işaret eder. Sahabe suyu Hz. İkrime’ye götürünce o da biraz ilerde yatmakta olan Hz. Ayyaş’ın (r.a.) ‘su’ iniltisini duyar suyu ona ver diye işaret edince bu sefer ona götürür ama götürene dek ruhunu teslim eder, şehid olur. Döner Hz. İkrime’ye kavuşturayım derken bakar o da şehadet şerbetini içmiştir. Döner Hz. Haris’e varıncaya dek o da aynen şehadet şerbetini içmiş olur. Evet, işte budur isar. Kendisi ihtiyaçlı olduğu halde kardeşini tercih etmek. Diyebliriz ki isar, feragatin, fedakarlığın, diğergamlığın, fena fi’l-ihvan olmanın doruk noktası, zirvesidir. 

Bugün bizler bu noktada ümitvarız biiznillah. Bosna savaşı zamanında Bosna’nın acısını yüreğinde hisseden Konyalı bir amcamız, ağzındaki dişlerinin altın kaplamasını söktürür ve bunu gönderir. İşte isar. Yine Suriye’deki aralıksız süren savaştaki mağdurlar için çeyizini satan mı dersin, para bulamadığı için kendisine hazırladığı kefeni yardım merkezine götürüp “Oğul param pulum yok ama biriktirdiğimle kendime kefen almıştım, ne olursunuz bundan gayrısı yok, bu kefenimi götürün oradaki şehitlere sararlar’ diyen mi... 

Evet, bunların örneklerini Allah’ın (c.c.) izni ile Anadolu insanında saymakla bitiremeyiz. Bu bizim açımızdan hem bir umut hem de onur kaynağıdır. Bu nedenle istifçi ve insafını kaybetmiş dünyamızın insanına isar ile insanlığını hatırlatmaya ihtiyacımız var. 

Selam ve dua ile… 

İlimsiz

DİĞER MAKALELER