CANLI YAYIN

İnfakla Arınmak

İnfakla Arınmak

Mülkün yegâne sahibi Allah (c.c.)’dur. Yüce rabbimiz habib-i edibi Efendimizin (s.a.s.) dili ile bizlere sahip olmaktan öteye şahit olmanın esas olduğunu öğretti. Bu münasebetle bugün yeryüzünün muhtaç olduğu esenlik, güvenlik, kardeşlik, barış, merhamet aslında biz müminlerin uhdesindedir. 

Unutmamak lazım. İnfakın, ihsanın, olmadığı yerde insanlık olmaz. Sadece çıkarlar konuşur ve vicdanlar susar, merhamet yok olur. İnfak açlarla açgözlüler arasındaki temel farkı belirler. İstifçi olmak, israfçı olmakla insaflı ve gönül sahibi olmanın ölçüsüdür infak. 

Unutmamalıdır ki insan düşkünlerin derdi ile dertlendikçe düşüklüklerden kurtulur ve ulvi bir seviyeye yükselir insan. Yalnızların yaralarını sarmasına oranla ilahi yardıma mazhar olur. Efendimiz (s.a.s.) “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri, Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et) diye dua eder.” buyurdular. (Riyazü’s-Salihin 1/253)  

Mevla’mız (c.c.) insan ile eşya arasındaki ilişkiyi değerlendirirken “Gerçekten insan, bencil ve hırslı olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğunda feryadı basar. İyilik dokunduğunda ise pinti kesilir (cimrilik eder).” (Mearic, 19-21) buyurarak insanın sahip olma güdüsündeki hırsına ve sahip olduğunda da nasıl cimrileştiğine işaret etmektedir. 

Diğer bir ayet-i celilesinde ise “Allah yolunda infak ediniz ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız. İyilik ediniz. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” buyurarak bir nevi bu hastalık ve virüslerin tedavisinin ne ile ve nasıl olacağını bizlere haber vermektedir.  

İnfak eylemi, yüreklerimize ülfeti, ünsiyeti, merhameti, uhuvveti aşılayan bir aşıdır. Gönüllerde sevgi haleleri yeşerten bir tohumdur. Bununla beraber genel anlamda İslam medeniyetimize baktığımızda vermeyi önceleyen bir duruşu öngördüğünü gözlemleriz. Genel olarak yaşadığımız dünyaya baktığımızda temelde iki toplum göze çarpar, biri infak toplumu (yani İslam) diğeri israf (yani İslam dışı kalanlar) toplumu. 

Birinde (İslam dışı olanlar) şeytanın fakirlikle korkutması ve nefsin bencilliği öne çıkarken, diğerinde (İslam’da) ise imanın galebe çalması ve aşkınlığı öne çıkar. Aslında İslam medeniyetinde İnfak kişinin kendi inisiyatifine bırakılmaktan öteye Allah’ın (c.c.) yoksullara verilmesini emrettiği bir pay olarak karşımızda durmakta. Bu hakikate işaretle “… ve onların mallarında belirli bir hak vardır, yoksul ve yoksun olan(lar) için.” (Mearic, 24-25) buyrulmaktadır. 

Yaşadığımız hayat ve beslendiğimiz kültür, geçim telaşını ve rızık korkusunu iliklerimize kadar işledi... Var olup olmaması belli olmayan yarınların endişesi, asli sorumluklarımızı unutturdu. Masa, kasa ve nisa sınavında debelenip durur olduk. Bunlar bugün ayaklarımıza dolanırken yarın mahşerde de boynumuza dolanacağını rabbimiz haber vermekte. Bundan dolayı ilahi ikazla karşı karşıya kalmaktayız. Mevla’mız bizleri o gün gelmeden uyarıyor: “Sizden birine ölüm gelip de: ‘rabbim beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen de ben de böylece sadaka versem ve Salihlerden olsam’ demezden önce size rızık olarak verdiklerimizden infak ediniz.” (Münafıkun, 10).  

Bilmeliyiz ki yerdeki soframızı paylaşmadıkça gök sofralarından nasipdar olamayız.  Yerdeki kapılarımızı fukaraya açmadıkça gök kapıları bize açılmaz. Gönlümüzün gözenekleri vermedikçe açılmaz. Birilerinin gözleri ellerimizdekinde oldukça elimizdekinin bizlere de faydası olmaz.  Efendimiz (s.a.s.) ne güzel buyurdular “İnfak et ki infaka mazhar olasın!”. Demek ki yerdekilere vermedikçe göktekiler bizlere vermiyormuş. 

Dünya ve ahiretimiz için durup bir düşünmeye mecburuz. Bizler eğer penceresine cam alamadığı için onu kışın naylonlarla kapatan gurebayı düşünmezsek, yırtık ayakkabısından su girmesin diye üzerine poşet geçiren anneyi, nineyi görmezsek, medresesine mektebine gidecek yol parası olmadığı için saatlerce yol yürüyen yalnız ama yağız delikanlıyı gözetmezsek, kim bilir hangi köşede belki arka sokağımızda veya diğer apartmanda ve köhne gecekonduda veya naylondan barakasında bir tas sıcak çorba bekleyen çaresiz ve biçare mazlumu Allah adına Allah’ın (c.c.) rızasını gözeterek görmez, düşünmezsek Allah’ın rahmet sofralarından nasıl nasipdar olmayı ümit edebiliriz. 

Unutmamak gerek ki bugün yeryüzündeki sefaletin temel nedeni imkânsızlık değil merhamet yoksunluğu ve yoksulluğudur. Unutmamak gerek ki “dünya ahiretin tarlasıdır”, burada infak için vermediğin mirasçılarının, verdiklerin ise senindir. Ayrıca “sadaka bir sadakat sınavıdır”! Allah’a (c.c.), resulüne ve dinine sadakatin ölçüsü…  

Tam da bu noktada rabbimizin şu uyarısına odaklanmaya mecburuz. “Size ne oluyor ki Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah’ındır...” (hadid, 10) düsturunu Kur’an-ı Hakim’den alan biz müminler biliriz ki zekât ve infak, bir arınma ve paklanmadır. Zira Mevla’mız “Müminlerin mallarından zekât al ki bununla onları temizleyesin ve arındırasın” buyruğuyla açıkça zekatla kullarını temizlediğini haber vermektedir. Ayrıca bir insan eğer Allah’ın (c.c.) kendisine bahşettiklerinden verebiliyorsa buna şükretmelidir. Zira infak etmek de bir nasip işidir. O vermeyi nasip etmeseydi, nerden ve nasıl verecekti?!  

Bir vakit ihtiyaç sahibi bir adam, bir kuyumcu dükkanına girer. Bana bir çeyrek verir misin, der. Esnaf çeyreği çıkarır tezgâhın üstüne koyar. Adam çeyreği alıp teşekkür eder ve tam gidecekken mal sahibi “kardeşim parası?”, der; adam, param yok, der. Hadi lan ordan, getir, der mal sahibi. Adam boynunu büküp geri tezgâhın üstüne koyup giderken şöyle der, “Ağan ver demedi sen de vermedin, eğer ağan ver deseydi verirdin.”. Bunun üzerine esnaf, ‘Dur bakayım, sen beni biriyle karıştırdın galiba. Buranın sahibi benim, ağam da kim oluyor?’ deyince, fakir adam ‘Hadi be, buranın da senin de sahibin Allah’tır (c.c.). O ver deseydi, o biçim verirdin, ver demedi sen de vermedin!’ deyince esnafın hoşuna gider ve ‘hadi gel al, götür senin olsun’ der. 

Sadakat sınavımızın en önemli ayağı sadakalarımızdır. Tasadduktan mahrumiyet, bir nevi bağlanmaktır. Zira Mevla (c.c.) “Elini boynuna asıp bağlama (cimri olma) büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalırsın.”  (İsra, 29) buyurmaktadır. Efendimiz (s.a.s.) “İnfak eden kişi ile cimrilik eden kişinin misali, üzerinde demirden zırhlar bulunan ve elleri göğsüyle köprücük kemiklerine doğru sıkıştırılan iki kişi gibidir. Cömert her sadaka verdikçe zırhı genişler, o derece ki parmak uçlarını bile kaplar, izini örter. Cimri bir sadaka vermek istediği zaman zırhı büzülür ve her halkası yerini alır” (Buhari) 

Demek ki ihtiras zincirlerini kırmak için, malın tutsaklığından korunmak için, mülkün esiri olmaktan kurtulmak için, infak etmek zorundayız. Bu demektir ki bizler dünyaya sahip olacağız ama asla dünyanın bizlere sahip olmasına izin vermeyeceğiz. Dünyayı kullanacak ama ona çullanmayacağız. 

Peygamber-i zişan efendimizin (s.a.s.) ümmetine dönük korku ve endişesinin de bu olduğunu gözlemlemekteyiz. Efendimiz “Dünyanın sizden öncekilere serildiği gibi serilmesinden ve onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de dünyalık için yarışmanızdan, dünyanın onları helak ettiği gibi sizleri de helak etmesinden sizin adınıza korkuyorum!” buyuruyor. Bunun yanı sıra dünyayı kullanmak yerine çullananlara hitaben “Altına kul olan, gümüşe kul olan, lükse kul olan kahrolsun!” (İbn-i mace) buyuruyor. 

Baktığımızda bizleri daima şeytan ve şeytanilerin hilelerine karşı uyaran rabbimiz, şeytanın temel hilelerinden birinin bizleri fakirlikle korkutması olduğunu haber vermekte. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vadeder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.” (Bakara, 268) 

Haris el-muhasibi, talebesi Cüneyd-i Bağdadi’ye “Fakr, senin hiçbir şeye sahip olmaman değil, dünyalara sahip olsan da hiçbir şeyin sana sahip olmasına izin vermemendir.” der.  Demek ki servete sahip olmakla servete ait olmak bir değildir. Unutmamalıyız ki insanı insanın kurdu olmaktan kurtarıp insanın yurdu kılan şey de infaktır. 

Selam ve dua ile… 

İlimsiz

DİĞER MAKALELER