CANLI YAYIN

Hüdhüd Kuşundan Haber Var!

Hüdhüd Kuşundan Haber Var!

Değerli dostlar, bugünkü yazımızda son yaşanan hadiselerde tarafların tümüne yol gösterecek üç örnek sunmak istiyorum. Birincisi; Malumu aliniz olduğu üzere Süleyman (a.s.) hayvanlarla da konuşan ve onların dillerinden anlayan bir peygamber idi. İnsanları idare ettiği gibi cinleri de mevla O’na musahhar kılmıştı. Cenab-ı hak yeryüzünün krallığını ona bahşetmiş ve bu krallığı hak ile idare etmişti. Bir gün Süleyman (a.s.) bir meselede hayvanları da istişareye çağırır. Elçi bu çağrıya binaen hüdhüd kuşuna da daveti götürmüştür. Fakat hüdhüd kuşu kendisinden beklenilenin aksine bir tepkiyle ‘Gidip O’na söyleyin ki ben gelmiyorum!’ der. Elçi, Hz. Süleyman’a (a.s.) gider hüdhüd kuşunun gelmeyeceğini söylediğini bildirir. Bunun üzerine Süleyman (a.s.) gidip ona eğer katılmazsa çok kızacağının hüdhüde söylemesini emreder. Elçi ikinci bir defa daha hüdhüd kuşuna gider ve Süleyman (a.s.)’ın mutlaka gelmesini söylediğini, aksi halde bu gelmemenin bir yaptırımının olduğunu söyler. Bu sözün üzerine hüdhüd kuşu yine ‘ben gelmeyeceğim’ der. Elçi Süleyman (a.s.)’a cevabı götürünce Süleyman (a.s.) cevaba bir yandan kızıp diğer bir yandan da taaccüb eder ve elçiye der ki “git ona de bakalım, ben yeryüzünün koca bir kralı ve peygamberiyim; o ise küçücük bir kuş, neyine güvenip bana kafa tutuyor ve gelmiyor!?”. Elçi bir daha hüdhüd kuşuna gider ve Süleyman (a.s.)’ın sorusunu söyleyince hüdhüd kuşu ‘bana bak’ der ‘git ona söyle gagamla bir miktar vakıf çamurundan alır ve onun sarayının kubbesine çalarım ve sarayı yerle bir olur!’ diye cevab verir. Cevabı duyan Süleyman (a.s.) hüdhüdün cevabını ikrar eder ve bu cevap karşısında hayrete düşer.

Evet değerli dostlar, bir asrı aşkın bir süreden beridir devletimizin yapısı itibari ile maalesef beytülmal dediğimiz müessesenin bir kısmı devletin bünyesinde diğer bir kısmı da STK dediğimiz cemaat ve cemiyetlerin vakıf ve derneklerin bünyesindedir. Devletin genel yapısı cemaatler ve cemiyetlere resmi bir varlık statüsü biçmediği için cemaatler ve cemiyetlerin bu noktada bir iç denetim ve disiplini maalesef pek de kolay ve mümkün olmamaktadır. Bu nedenle her ne kadar cemaatlerin önde gelenlerinin gayri resmi birçok yöntemle ihmalkarlıkların önüne geçmeye çalışsalar bile pek de istenilen seviyede olduğu veya olabildiği söylenemez. İşin devlet yönüne gelince, bizler bu ülkede benim memurum işini bilir ifadeleri ile beytülmale nasıl bakıldığını yansıtan ifadeleri, bu ülkenin başbakanlarından bile duyduk. Ve gelinen bu noktada farklı vakitlerde ve farklı yerlerde yaşanan nahoş olaylar bize göstermektedir ki, mezkûr suiistimallerin önlenebilmesi için kılı kırk yaracak dikkatte önlemler alınmalıdır.

Efendimiz (s.a.s.) Mekke’nin önde gelenlerinden bir kişinin hanımının bir hırsızlık vakasını tesbit eder. Bunu üzerine had cezası uygulanacaktır. İnsanların bir kısmı “herhalde bu kişi Mekke’nin önde gelenlerinden olduğu için had cezası uygulanmaz” dediler. Bir müddet sonra durumun düşündükleri gibi olmadığını anlayınca devreye Efendimizin sevdiklerini koyup had cezasının affedilmesini istediler, Efendimiz (s.a.s.) bir hutbe irad ederek, “eğer hırsızlığı yapan kızım Fatıma dahi olsa ona Allah’ın hükmünü uygulamaktan geri durmam!” ifadesi ile bütün çağlara ders niteliğinde bir açıklama yapmışlardı.

Bu örnek İslam’da hak ve adaletin ne denli önemli olduğunu dile getirmesi bağlamında çok manaları muhtevidir. Ancak işin bir de başka bir boyutu var ki o da batıl bir niyete hakkı alet ederek ulaşmaya çalışmaktır. Bu minvalde çok mühim bir örnek, ulu hakan sultan Abdülhamit han… Malum olduğu üzere hasta adam dedikleri Osmanlı imparatorluğunun en zayıf dedikleri bir dönemde 32 sene boyunca bir tek karış vatan toprağını vermeden idare eden belki Osmanlı saltanatında emsali olmayan bir deha idi Abdülhamit han. Ama gelin görün ki zamanın bazı uleması ve münevverleri (aydınları) ulu hakanı tahttan indirmek noktasında derin bir yanılgıya düşürülmüşlerdi. O günkü basın yayın ve değişik vasıtalarla küfür, Abdülhamit hanı tahttan indirmek için sayısız entrikalara baş vurmaktan geri durmamış ve bu entrikalarına da bazı İslam alimlerini alet etmişlerdi. Ortaya attıkları sebeplere baktığımızda bugün farklı vesilelerle dillendirilenlerin aynısı, yani batılın hak olanın alet edilmesiyle istenilmesi gibi... Yolsuzluk, şeriatı (hukuku) ihlal, kendi isteğine göre müdahale, sözünü geçiremediklerini ya öldürme veya uzaklaştırma ve benzeri yalanlar… İşin aslı hiç de böyle değildi ama bunu gören veya görebilen maalesef pek azdı. Sonuç ne mi oldu? Ulu hakan tahttan indirildi, hem de bir grup Yahudi ve uşaklarının eli ile. Onlara aldanan basiretsiz bir takım ulema, kanaat önderleri ile birlikte. Ve koca bir imparatorluğun çöküşünü gördük bunun ardından, hilafet gitti, Ortadoğu bugünkü perişan hale gelmek üzere darmadağın oldu. Ve daha sayılamayacak kadar büyük felaketler…

Evet değerli dostlar, sondan başa doğru gidersek bu örnekler Müslüman emir sahiplerine de kanat önderleri ve siyasilere de kılavuz mahiyetini taşır. Bu örnekler her zaman ve çağda eskimez değer ve doğruları bizlere öğretir. Eğer Müslümanlar günlerine yön vermek istiyorlar ise gelecekleri inşa etmek istiyorlarsa, insanlığın güvenini kazanmak istiyorlarsa bu hakikatleri merkeze almaya mecburdurlar. Bundan yola çıkarak bununla ilgili olarak:

  • Müslümanlar eğer oynanan oyunların perde arkasını görmez ve ona göre bir tavır takınmazlarsa hayatta affedilmesi mümkün olmayan sıkıntılara ümmeti duçar etmekten kurtulamazlar.
  • Başta ulema ile ümera akabinde avam Müslümanların kendilerine gelen haberler hakkında temkinli yaklaşıp işin aslına ve arka planına vakıf olmadan birbirlerini itham ve ilzam etmeleri, Müslüman kardeşlerini çağın füssakının insafına terk etmelerin büyük vebal olacağını unutmamalıdırlar. Özellikle fısku fücurun cirit meydanı olan sosyal medya ağlarından edinilen bilgiler merkezli durumlarda bu daha da önem kesbetmekte.
  • Bu noktada unutulmamalıdır ki küfür hep olanın aksini yansıtır ve böylece hedefine ulaşmaya çalışır. Ulu hakan bir karar alacağı vakit vezirine der ki ‘git Rus elçisiyle istişare et, bakalım ne diyecek.’ Vezir, elçi a dedi derse, O b’yi yok b dedi ise a’yı yapardı ve isabetli de olurdu. Bu vesile ile İmam Şafii (r.a.) şartların flu olduğu, zihinlerin dağınık olduğu zamanlarda hakkı bulma noktasında “düşmanın oklarını takip edin onlar size hakkı gösterecektir” ifadesi önemli bir ölçü olarak elimizde durmalıdır.
  • İslam’ın evrensel yasakları ve yanlışlarını yapan kim olursa olsun mutlaka karşılığının cezasını görmeli. Sonucu ağır gelse de bundan geri durulamamalı. Bu noktada ehlullahın şu kelam- kibarını hatırlamakta fayda var. “Bir adama şaşılır ki başkasının dünyası için kendi ahretini heba eder.” Evet yanlışı yapan hocamız, liderimiz, yol arkadaşımız veya başka biri olabilir. Başkasına dövdürmemeni anlayabiliriz amma hak ettiğini senin kendi ellerinle vermemen ve gerekli ceza veya uyarıyı yapmaman kabul edilebilir bir durum olamaz. Anadolu insanının güzel bir deyimi var “şeriatın kestiği parmak acımaz”, dolayısı ile bir meselenin İslam’ın kaynaklarınca yanlış olduğu belirtilmişse birilerinin ayak oyunlarına gelerek ona karşı durmanın işi baştan kaybetmek anlamına geldiğini unutmamak gerek.
  • Vakıf mallarının helak olmak için yeterli bir sebep olduğunu unutmadan hem ümeranın hem de ulemanın resmi veya gayri resmi anlamda var olan vakıaları yeniden gözden geçirerek Kur’an ve Sünnet hassasiyeti ile (böyle ifade edilemese bile) yeniden bir düzenleme ve yapılanmalara gitmeye ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır. Özellikle ümera taifesinin STK ve diğer sivil yapıların bu meseledeki yetersizlikleri veya çaresizliklerinde de vebalde olduklarını unutmamaları ve bunun için bir an önce vakıf, dernek STK, cemaat ve tarikatların varlıklarını sürdürebilecekleri makul meşru zeminleri hazırlamaları, saha ve alandaki bu anlamda var olan birçok sıkıntıyı gidereceği kanaatindeyiz. Bu mesele üzerinde daha çok ve çaplı söylenecek şeyler olmakla beraber şimdilik bu kadar ile yetinmiş olalım.

Selamve dua ile… 

 

İlimsiz

DİĞER MAKALELER