CANLI YAYIN

Değişen Çağda Değişmeyen Önceliğimiz Ne?

Değişen Çağda Değişmeyen Önceliğimiz Ne?

Değerli dostlar; malum olduğu üzere gayba iman, imanın temel esaslarından biridir. Bu nedenle hak teâlâ hazretleri Kur’an-ı Mübin’inin birçok ayet-i celilesinde ahiret yurdundan, kıyamet gününden ve hesaptan bahsetmektedir. Bir örnek olarak, Araf Suresi7 -8-9. ayet-i celilelerine bakmak yerinde olacaktır. Rabbimiz Teala hazretleri bu ayet-i celilelerde şöyle buyurur:

~~7.8~
وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ~ ~ ~
~~7.9~
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازٖينُهُ فَاُولٰئِكَ الَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَظْلِمُونَ ~ ~ ~

O gün amellerin tartılması da haktır (gerçektir, şaşma ihtimali yoktur). Kimlerin ölçüleni (sevabı, ameli) ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Ama kimlerin ölçüleni (sevabı ve amelleri de) hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyana sokanlardır.

Burada dikkat-i nazar edildiğinde yüce rabbimiz Allah azze ve celle, herkesin a’dan z’ye edip etmedikleri ile karşılaşacağı bir günden bahsetmekte. Bu bağlamda 3 nokta göze çarpmaktadır: Terazi, ölçülen şey ve ağırlık/hafiflik. Öncelikle Kur’an-ı Hakim’deki kozmolojik/kevni anlatımlar birer misal olma durumunu teşkil ederler. Hak teâlâ hazretleri biz kullarının, birtakım hakikatleri daha iyi bir şekilde kavramamamız için aşina olduğumuz kâinattan/kozmozdan birtakım örnekler üzerinden anlatımlar yapmakta. Ta ki bizler o anlatımlardan yola çıkarak hakikatleri daha iyi kavrayalım.

Burada öne çıkan vezin yani terazi, malum olduğu üzere bir ağırlık ölçüm birimidir. Birçok adalet saraylarının önünde gözleri bağlı birinin elinde bir tarafı ağır basmış terazinin olduğu heykeller olur; her ne kadar bu heykel Greklerdeki adalet tanrıçasına atıfta bulunsa da mevzumuz bu olmadığı için şimdilik onu verili kabul edip asış mevzumuzdan kopmayalım. Bu heykellerin gözlerinin bağlı olmasından kasıt, adalet kişileri tanımaz, herkese eşittir mesajını verse de reeldeki durumunun pek böyle olduğu kanısı bugün maalesef yok.

Öne çıkan ikinci şey ise ölçülenler… Bir üçüncüsü ise bunların ağır veya hafif olmalarıdır. Bizler bu dünyada terazi ile birtakım ağırlıkları ölçeriz. Peki ya rabbimiz (c.c.) ahiret yurdunda neyi veya neleri ölçecek? Elbette ki Kur’an-ı Hakim ve Sünnet-i Seniyye’nin beyanları ile biliyoruz ki amellerimizi. Öyleyse nedir bu amellerin ağırlığı ve mezkûr ölçüm nasıl olacak? Mesela namazın, orucun, haccın veya infakın ağırlığını nasıl ölçecek? Koca bir camiyi veya külliyeyi yapan kişinin yaptığının ağırlığı ile bir fakire/muhtaca el atan kişinin yaptığının ağırlığını nasıl değerlendirecek? Dikkat edilirse Rabbimiz teâlâ hazretleri her kimin ölçüleni (ameli) varsa demiyor bilakis ölçüleni (ameli) ağır olursa buyuruyor. Bu da özellikle üzerinde durulması gereken bir husustur.

Değerli kardeşlerim, İmam Buhari’nin ilk hadis olarak zikrettiği niyet hadis-i şerifi bizlere bu ölçümdeki nazar-ı dikkate alınacak olan noktanın ne olduğunu haber vermekte. Zira Efendimiz (s.a.s.) انما الاعمال بالنيات ile başlayan hadis-i şerifte amellerin kıymeti, ağırlığının niyetlerle orantılı olduğunu bizlere haber vermekte. Yani insan her neyi nerede ve nasıl yaptı ise yaptığındaki amelinin niyetinin sağlamlığı, ihlasının tamamlığı ve korunabilmesine oranla amelleri ağır olacak. Diğer bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.s.) “Şüphesiz Allah (c.c.) sizin görünüşünüze ve mallarınıza bakmayacak. Bilakis kalblerinize ve amellerinize (onların kalitesine niyet sebebiyle ağırlığına) bakacak.” buyurmak suretiyle bizlere bu hakikati öğretmekte. Yani kıldığımız namazımıza ne kadar samimiyet ve huşu katabildiysek, orucumuza ne kadar içtenlik ve ihlas katabildiysek, infakımızı ne kadar samimi ve ihlaslı yapabildiysek yaptığımızın ağırlığı ona oranla olacaktır. 
Haddi zatında İslam’ın var olması veya yok olmasından bahsedilirken kastedilen insanların yaşamlarında İslam’ın hayat bulup bulmamasıdır. Gerçek anlamda ise yukarıda ifade ettiğimiz mana ve muhteva ile insanların hayatında yer alıp almamasına oranladır İslam’ın varlık veya yokluğu. Bu muvaceheden bakıldığında, İslam’ı yok etmeyi gaye edinen, biri içerden diğeri dışarıdan olmak üzere iki akımdan söz etmek mümkün. Başka bir deyişle bir çubuğa benzetirsek, bir ucunda ateizm ve deizmin sembolize ettiği dinsiz akımlar diğer bir ucunda ise tekfirci Hariciler ile mistik ğulat Şia’nın temsil ettiği mistik bid’at akımlardan söz etmek mümkündür. Tarih boyunca İslam’ı insanlığın hayatında yok etmeyi gaye edinen yapılar bu ifade ettiğimiz marjinal iki uç akımları maşa olarak kullanmışlardır. Bazı dönemlerde direkt dışarıdan hücum ederek bazen de içerden kendilerini (güya) İslam’a nisbet eden diğer uç akımlar aracılığı ile müstakim İslam’ın reel hakikati olan Ehl-i Sünnet gerçeğini yok etmeyi varlık gayesi edinmişlerdir.

Ehl-i Sünnet omurganın bu yapıların karşısında etkili bir şekilde bir varlık göstermesi için bugün amel diline olan ihtiyaç her şeyden daha çoktur. Zira sözün mezata düştüğü bu çağda sözden çok amele/eyleme yani amellerimize kazandıracağımız seviyeye ihtiyaç var; zira, ihlas ve samimiyet kattığımız, emek ve bedel ödediğimiz amellerin haykırışı her şeyden daha çok müessir ve sonuç elde edicidir.

Bunun yolu da kısaca bizim gerçek anlamda Biz olabilmemizden geçer. Başka bir şeye işaret için çoğunlukla şehadet parmağımızla işaret ederiz. Burada lisanı hale baktığımızda bir parmağımız karşıda olanı gösterirken alttan üç parmağımız da bize dönük, bizi göstermektedir. Bu durum aslında yaşadığımız modern çağın insanlarının temel hastalığının da bir işaretidir. Zira modern insan kendisini yaşamak yerine hep başkalarını yaşar, başkaları merkezli düşünür ve hayatını onlara göre dizayn etmenin kavgasını verir. Bu nedenle de modern insanın hayatı hep bir serabın peşinden koşmaktan farksızdır. Bir doyum, bir tatmin durumundan söz etmek mümkün değildir. Fakat mü’minin durumu bundan çok daha farklıdır ve olmalıdır. Zira kâmil mü’min nesne değil hayatın öznesidir. Kendi olur ve kendisi olmanın kavgasını verir.  Burada temel soru, biz mü’minler ne kadar kendimiz olduk, olabildik veya nasıl kendimiz olur veya olmalıyız sorusudur.

Bugün bunca Müslüman iş adamlarına rağmen insanların açlıktan fakru zaruretten bitap düşmelerinden bahsedebiliyorsak, bunca tarikat ve cemaate rağmen bu çağın Müslümanlarının öncelikli sorun ve sıkıntılarının başında dünyevileşmek geliyorsa, bunca davetçimize rağmen toplumsal ahlaki bozulma, çözülme ve çürümeden bahsediyorsak, bunca fen ilimleri ile uğraşan Müslüman hocaya rağmen deizmden veya ateizmden bahsediyor veya edebiliyorsak orada durup ne kadar kendimiz olabildiğimizi sorgulamamız gerekir.

Meselenin nasıl Biz olabiliriz noktasına gelince, bize cevabını da verecek şu sorulara odaklanmak yeterli olacaktır: Cenab-ı hak bize, ‘sizi hem daha önce, hem de bu Kur'an'da Müslüman diye isimlendirdi (Hac suresi, 78) buyuruyor; peki bizler hayatımızdaki eylemlerimizle ne denli kendimizi Müslüman olarak ortaya koyabildik?

Yine Enam Suresi 165. ayette “O (Allah) sizleri yeryüzünde halifeler seçti” buyurdu. Peki bizler hayat kavgamızda, mücadelemizde kimin veya kimlerin distribütörlüğünü yaptık veya yapıyoruz? Yine Araf Suresi 21. ayette “Andolsun Allah’ın resulünde sizin için güzel bir örneklik vardır.” buyurdu; peki bizler hayatımızda kimi veya kimleri ölçü, örnek ve model edindik acaba? Yine Mevla’mız Ali İmran Suresi 131. ayette “Kafirler için hazırlanan cehennemden sakının.” derken bizler hayatımızda kimden ve nelerden sakındık dersiniz. Veya hayatımızın sakınılması gerekenleri olarak kimi, kimleri veya neleri tayin ettik! Kendimizi, ailemizi nelerden sakındırma ihtiyacı hissettik? Yine Ali İmran Suresi 133. ayette “Genişliği yerler ve gökler kadar olan ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennetlere koşun!” diye ferman buyururken bizler nelere, hangi alanlara ve işlere rağbet eder ve koşar olduk? Bu şekilde hayatımızı Kur’an-ı Hakim ile Sünnet-i sahihaya arz etmemiz ve emr-i ilahileri arttırmamız mümkün.

Demem o ki Efendimiz (s.a.s.) “Ümmetimin başını ne doğrulttu ise sonunu da o doğrultacak!” fermanı, bizlere ilk devir Müslümanlar nasıl ki sözden çok eylemleri ile hak ve hakikati ortaya koydularsa bizlerin de bugün eylemlerimizle yeniden bizleşerek ümmete soluk ve umut olabileceğimiz gerçeğini ortaya koymaktadır.

Selam ve dua ile...

İlimsiz

DİĞER MAKALELER