CANLI YAYIN

Mayınlı Tarla

Mayınlı Tarla

Cemaat ve tarikatlar tartışması, belli bir zamandan beridir, özellikle 15 Temmuz meşum darbe süreci bahane edilerek, başta sosyal medya ve diğer medya organlarında bilinçli ve kasıtlı olduğunu düşündüğümüz bir cemaatler ve tarikatlar tartışmasına evrilerek devam ediyor.

Özellikle son günlerde bazı kamu kuruluşlarında yetkili olanların beyanları veya bazı eğitim kurumlarının mezuniyetleri vesilesiyle yapılan programlarda nasihat babında dile getirilen temenniler, ülkenin başına bela olan FETÖ, PKK veya DHKPC gibi meşum örgütleri adeta daha ehven göstererek özellikle tarikatlar, cemaatler ve şeyhlere dönük “topyekûn imha edeceksin” noktasına vardırılarak bir kör dövüşe daha davetiye çıkarılmaktadır. Bununla birlikte çarşaf giymiş toy birinin kalkıp anıtkabire giderek yerli yersiz konuşması ve bu konuşmayı kayda alarak sosyal medyada yayınlaması ve bunu takip eden televizyon programlarında bu konunun ehli olmayan ve muhatabı olmayan kesim ve kişilerce konuşulması, bu mesele üzerinde serinkanlıca düşünmemiz gerektiğini bize salık veriyor.

Öncelikle şunu ifade edelim ki tarikatlar ve cemaatler, İslam’ın bahusus Anadolu’yu bilad-ı rum’dan İslam beldesi haline getiren Ehl-i Sünnet’in kültürel anlamda şekillenen vazgeçilemez birer kurumudurlar. Müslümanların siyasi ve askeri olarak çok güçlü olmalarına rağmen, İslam’ın gönüllerdeki fethi askeri ya da siyasi güç vesilesiyle değil gönül erleri vesilesiyle olmuştur. Tarihi zaviyeden, adına Anadolu Erenleri dediğimiz ehl-i tarik kimselerin Sultan Alparslan’la başlayan Anadolu topraklarının İslamlaşması sürecinin manevi mimarları ve bu coğrafyaya ruh üfleyen şahsiyetler olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Basit bir şekilde Anadolu’nun herhangi bir şehrine gittiğinizde o şehrin adeta mührü mahiyetinde onlarca şeyhin, alim ve ulemanın kabirlerinin, medreselerinin, hizmet yerlerinin yüzyıllar geçmesine rağmen hala dimdik ayakta olduğunu görürsünüz. Bu bile başlı başına bu coğrafyanın karakteri ile İslam arasındaki ilişkinin, bu hakikatin rağmına düşünülmesinin söz konusu olmadığını gösterir.

Yukarıdakilere ek olarak, cemaat ehli olmanın İslam’ın bir zorunluluğu olduğu konusu da hacimli ayrı bir çalışma gerektiren bir mevzu olması hasebiyle oraya girmeyeceğim.

Diğer bir açıdan İmam Şafii (r.a.) “Ortalığın toz duman, bulanık olduğu zamanlarda düşmanınızı seçmek için düşman oklarını takip edin!” vecizesi gereğince bu coğrafyanın tarumar edilmesi sürecini incelediğimizde ve bununla beraber bugün bile insanlığın ve özelde İslam ümmetinin zerre kadar bile hayrını düşünmeyen kesimlere baktığımızda, ağız birliği etmişçesine topyekûn her buldukları fırsatta Müslüman cemaatlere ve tarikatlara hücum ettiğini söylemekten varesteyiz. Küfrün tek millet olduğunu bildiren aziz Peygamberimiz (s.a.s.) ne de doğru söylemiş; Sadakte ya Rasullah!

Ahir zamanı yaşadığımız şu günlerde, yozlaşma maalesef her yerde hükmünü ferma kılmaya çalışıyor. Zaten tam da bu zorlu imtihandan dolayı kendine ahir zaman vasfı verilmiş değil mi! Bu bağlamda kuzu postu giymiş çakalların, kendinden menkul postlara oturduklarına yer yer şahit olmaktayız. Şer’i Şerif’le uzaktan yakından alakası olmayan, tasavvufun zühdüyle, takvasıyla, seyr-i sülukuyla, rabıtasıyla, rikkatiyle en ufak bir intisabı bulunmayan sözde tasavvuf cemaatleri türemiş bulunuyor. Aziz İslam’ın emr-i ilahisinin hiçbir tezahürünü göremediğimiz mezkûr sapkınlıkların esasen tasavvuf cemaati olarak tesmiye edilmeleri bile doğru değildir. İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretlerinden öğrendiğimiz gibi, tasavvufun özü Şeriat’tır! Ehl-i tarik olduğunu iddia eden herkes ister ferd olsun ister cemaat, şer’i şerifle kurduğu rabıta mesabesinde meşrudur veya değildir. Bu bağlamda bazı sıkıntıların olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. Devlet-i Ali zamanında Meşihat Dairesi’ne bağlı olarak örgütlenen ve denetlenen tekke ve zaviyeler, maalesef Cumhuriyet’in ilk yıllarında kapılarına kilit vurulduktan sonra yer altına çekilmek zorunda kaldı. Bu ise ilim ve tarikat ehlinin, ehl-i tarik olma iddiasındaki cemaatleri zahir üzerinden yaptıkları denetimini, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker görevlerini boşa çıkarmış ve muhtemel bazı yozlaşmalara ya da gulat sapmalara meydan vermiştir. Misal olarak, kadın-erkek karışık zikir çekmekten tutun da sözde bazı şeyhlerin kadınlardan el almaları ya da onlara el vermeleri, mahremiyeti dışlamaları gibi sapmalar gösterilebilir. Ancak Şer’i Şerif’e az-çok aşina olan herkes bilir ki bu gibi sapmalar toplumumuzda zaten kabul görmeden, onun kültür kodlarını inşa etmiş olan Ehl-i Sünnet basiretiyle izale edilir; ifşa edilir ve tehlikelerinden emin olunur. Ancak yukarıda yazımıza başlarken bahsettiğimiz durum biraz farklılık arz etmektedir.

Başta şunu ifade edeyim, bu noktada mesele denetim veya kontrol değil kanımca. Zira 15 Temmuz meşum darbe kalkışmasına yeltenen yapının tüm kurumları devletin en şeffaf denetlediği yapılardı, okulları en prestijli okullar, dernekleri devletin her türlü imkânı sağladığı ve denetlediği kurumlar, bankaları en güvenilir bankalardı. Bunun yanında organizeleri ve programlarına baktığımızda, valisinden belediye başkanına milletvekilinden bakanına her kesim ve seviyeden kişi ve şahısların orada olmak için yarıştığı, evlatlarının bu yapılarda olması için olmadık yollara baş vurduğu herkesçe bilinen bir gerçekti. Bunu inkâr edebilmek mümkün mü? Peki bunca denetlemeye ve bunca kontrole ve bunca olanaklara rağmen sonuç ne oldu? Bir şey demeye gerek var mı? Demek ki mesele ve sorun devletin denetleyip denetlememesi değildir.

Ayrıca devletin yegâne yetkin ve etkin kurumlarının dini noktada geçmişte FETÖ’nün dini konudaki sapkın fikirleri veya bunca DAİŞ’e adam devşiren irili ufaklı yapılar veya sapkın projeler ortaya çıktığında veya toplumsal alanda gemi azıyı aldığında bunlar hakkında verdiği bir beyanatını, bir reddiyesini bir açıklamasını veya itirazlarını duyan, gören var mı? Sadece iş işten geçtikten ve 15 Temmuz gibi küresel bir ihanet çemberinden rabbimizin ikramıyla geçtikten sonra dostlar alışverişte görsün kabilinden birkaç sayfalık karalama dışında hala derli toplu bir çalışma söz konusu değil.

Bunu da koyun bir kenara; şu hususun da altını çizmekte fayda var. Din dediğimizde kastettiğimiz bu milletin dini olan aziz İslam’a atıfta bulunuyoruz. Bundan kastımız da Allah’ın (c.c.) peygamberi aracılığı ile gönderdiği, Hz. Peygamberin (s.a.s.) 23 yıllık süre içinde en ince detayına kadar hayatıyla izah ettiği ve tüm yönlerini ortaya koyduğu Allah’ın (c.c.) dinini kast ediyoruz. Şimdi bir şeyin Allah’ın (c.c.) dini olabilmesi için şüphesiz Allah’ın (c.c.) dininin kaynağı olan Kur’an ve Sünnet merkezli/kaynaklı olması tercihi değil zorunlu olan bir konudur! Dolayısıyla herhangi bir İslami cemaati ya da yapıyı kontrol/denetlemenin tek ve yegane yolu İslam şeriatına uyup uymadığı olmalıdır; seküler hukukun inşa ettiği bir zemin değil!

Ayrıca Türkiye’deki bütün cemaatler ve tarikatların birer vakıf veya dernek adı altında faaliyet gösterdikleri ve bunlar aracılığı ile devletin onları denetleyip kontrol ettiğini söylemeye tekrar gerek var mı?

Şimdi olayın birkaç farklı açısına kısaca böyle değindikten sonra asıl konumuza dönelim. Bir kere şunun altının kalın çizgilerle çizilmesi gerekiyor: kaynağını Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebevi’den alan müstakim cemaat ve tarikatlar denetim ve kontrol mekanizmasından veya şeffaflıktan haddi zatında kaçınacak veya çekinecek yapılar değildir. Zira bu yapılar beslendikleri Kur’an-ı Hâkim ile Sahih Sünnet-i Nebeviye’den kaynaklanan fert, birim, kurum hangisi olursa olsun her an, her dem kendilerini takib eden kiramen kâtibin meleklerinin olduğunu ve er ya da geç kadir-i mutlak olan Allah’ın (c.c.) hesaba çekeceğini ve beşerî kurum/birim ve bireyi atlatabilseler bile Allah’a (c.c.) dönük böyle bir şeyin söz konusu olmayacağı bilinci ile varlıklarını ortaya koymuşlardır. Yani daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursak, mezkûr yapıların kahir ekseriyeti teorik veya usuli olarak Meşrudurlar! Onların Şer’i Şerif’e mütenakız herhangi bir durumları kendi meşruiyet zeminlerinin ellerinden kaymasını beraberinde getirir.

Allah’ın (c.c.) kendilerini hesaba çekeceği bilinci ile var olan hareket ve yapıların başkaca birileri tarafından denetlenmekten, kontrol edilmekten çekineceklerini düşünmek başta yanlıştır. İşin bir boyutu bu yapıları İslam’ın referanslığında denetleyecek olan kurumların İslam’a göre meşruiyet zeminine ne kadar sahip olduklarının da yeteri kadar vuzuha kavuşturulması gerekmektedir. Ancak bu meseleyi tartışmayı şimdilik bu yazı bahanesiyle tehir ederek diğer noktaya değinmemiz gerekiyor; meşru ölçüler dahilinde kimse denetlenmekten gocunmaz, gocunmamalıdır da. Fakat bu noktada sap ile samanı, üzümü yemek ile bağcıyı dövmeyi karıştırmamak lazım. Yani mesele cemaatleri ve tarikatları bir şekilde baskı altına almak ve varlılarını ortadan kaldırmak mı? Yoksa maksad gerçekten devletin veya milletin vakıf olamadığı, bu nedenle sahih/sahici olanlarla, ehil ve yetkin olanlarla olmayanları, diğer bir ifade ile bu coğrafyanın mayasını karan vatana millete faydalı olanlarla olmayanları bir şekilde ayırmak mı? İşte bu iki noktayı önce bir ayırmak lazım; bu hususu bir netleştirmek lazım. Şimdi bu noktada bir netlik ve niyetle amel berraklığı ortaya konmadan girişilecek her tür eylem ve uygulama, toplumun sinir uçlarını kaşımaktan, toplumu germekten ve de bu işe kalkışanların kendi ayaklarına sıkmaktan başkaca bir sonucu olmayacağı aşikardır. Zira siz birilerinin varlığına kast ederseniz ve bu birileri hak üzere ve müstakim yapılar ise beşerin/toplumun bir şey yapıp yapmamasını geçelim bu adli ilahiyeye zıttır; sünnetullah bize göstermektedir ki böyle bir şeyin sonu hüsrandan başkası değildir.

Bunlar meselenin bir açısı ve yönü diğer bir yönü de şu gerçeği her bir vicdan sahibi Müslümanın bilmesi gerekir ki mahkeme kadıya mülk değildir. Evet, bugün mevcut iktidardaki bir kısım halis niyetli Müslümanların yaptıkları ameller ruh köklerimizle aramızı açan politikaları izale sadedinde değerlidir. Yani bir asra yakındır Müslümanların etlerinden, kemiklerinden, tırnaklarından kopararak neticede elde ettikleri birtakım kazanımları var. Fakat bu kazanımlardan kaç tanesinin yasal veya anayasal düzlemde sağlam bir alt zemininin oluşturulduğunu da serinkanlı ve uzun vadeli hesap etmemiz gerekmektedir. Yoksa yarın taban tabana zıt birileri geldiğinde durum ne olacak sorusu sadece gündemimizde değil, sonraki neslimizin de hayatlarında kritik bir problem olarak var olacaktır.

Ez cümle, dememiz o ki bu konuları gündem eden veya gündem edenlerin değirmenine su taşıyanlar, eğer birazcık olsun samimi iseler onlardan beklenen önce bir asra yakın bir zamandan beridir cemaatlerin ve tarikatların gasp edilen haklarının yasal ve anayasal düzlemde tanınmasıdır. Önce bunların tanınmasını gündem edip konuşmalı. Ardından meşru olan tariklerle yozlaşanların hakikat erlerinden ayırt etmelidir. Bunlar yapılmadan, sadece imha veya asimileye dönük politik hamlelerle işe koyulmak, yıllar yılı itilmiş, yok sayılmış, her türlü haktan mahrum edilmiş merdiven altı yaşamaya mahkûm edilmiş yapılara azıcık da olsa doğan sosyal ve siyasi şartlardaki rahatlamayı çok görmek, yeni bir dip dalgaya sebebiyet vermek olacaktır. Çünkü bu toprakların asli unsuru İslam’dır, Müslümanlardır.

Bu ülkede gayri Müslim tarikat, cemaat ve vakıfların yüzyılları aşkın gasp edilen mal varlıkları ve her türlü hakları iade edilirken kaç kişi çıktı bu milletin asli unsuru olan Müslüman yapıların da haklarını ve gasp edilen mallarını iade edelim dedi? Aslı itibari ile İslami bir ekol olan Alevilerin cem evlerine statü tanınma ve her türlü yasal ve anayasal haklarından konuşurken kaç kişi çıktı “arkadaş cem evleri tekkelerin muadilidir. Öyleyse tekkelerin de gasp edilen hakları iade edilmeli.” Veya “Adalar’daki ruhban okulunun açılmasından bahsederken bu milletin medeniyetinin hamurunun karıldığı medreselerin de yasal ve anayasal hakları iade edilmeli” diyen birileri çıktı mı!?

Örnekleri daha da arttırmak mümkün olmakla beraber diyeceğimiz o ki ülkenin bürokratik sosyal veya siyasi anlamda bir yerlerinde pusuya yatmış, bu milletin dinine, değerlerine ve medeniyetine düşman birileri kalkıp ellerini ovuşturarak “bugüne dek bizlerin baskı ve zulüm ile başaramadığımızı şimdi iktidardaki Müslümanların elleri ile yapıyoruz” diyerek havalara uçtuklarını görür gibiyiz. Müslüman basiret sahibidir! Bu minvalde emir sahibi samimi Müslüman kardeşlerimize yardım etmeyi boynumuzun borcu biliyoruz; o borcumuz da gördüğümüz ve yukarıda sıraladığımız hakikatleri onlarla paylaşmaktır. Aksi takdirde siyasetin kirli entrikaları ve yerli/küresel şer odaklarının ayak oyunlarıyla Müslümanlar birbirlerine zarar verebilirler. Ve bundan da karlı çıkan tek tarafın Müslümanlar olmadığı aşikardır. Düne kadar PKK ile kol kola olan ve bu milletin dinine düşmanlık üzerine varlığını oturtan Perinçek ve avenelerinin “Erdoğan bizim çizgimize geldi. Bizim yapmak istediklerimizi yapıyor” demesi, evet bir tarafıyla kendi rüyasıysa da bir tarafıyla da küresel oyunların sahnesi de olabilir.

Son söz olarak deriz ki Bektaşi’ye sormuşlar “sen Allah’ı nasıl bilirsin?” Cevap verir “bildiğim bir şey var, hep O’nun dediği olur!”

Evet üstad Necip Fazıl’ın dili ile söyleyecek olursak:

Mehmedim sevinin başlar yüksekte.

Ölsek de sevinin eve dönsek de

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir. 

İlimsiz

DİĞER MAKALELER