CANLI YAYIN

Ümmetin Bağrındaki İki Hançer!

Ümmetin Bağrındaki İki Hançer!

Değerli dostlar, iki asra yakındır, özellikle son yüz yılda, daha önce İslam ümmetinin karşısında bir varlık gösterememiş olan haçlı zihniyeti, hasta adam dedikleri ecdadı içlerine soktukları satılmışları da kullanarak darmadağın edip İslam topraklarının üzerinde 52 küsur devletçik oluşturdular. Bu devletçiklerin başlarına da kendi sömürü valilerini dikip ümmet-i Muhammed’i bugünkü mazlum ve mağdur hale duçar kıldılar. Âcizane kanaatime göre gelecekte ümmetin en tehlikeli virüsleri ve kurtları olduğuna inandığım iki olguyu paylaşmakta fayda mülahaza ediyorum. Konumuza geçmeden önce ifade etmek istediğimi bir misalle biraz açayım. Toplumları, cemaatleri ve ümmeti bir cevize benzetirsek dışa dönük olan taraf görünen boyutunu temsil eder. Cevizin dışındaki yeşil kabuk, avam ümmeti temsil eder. Her türlü sıkıntıyı göğüsler ve ilk etapta tüm darbeler bunadır. İkinci olarak bunun altındaki sert kabuk gelir. Bunlar cemaat ve toplumların idare tabakalarını temsil eder. Bunların içinde de daha öz ve işin beynini temsil eden, beyne benzeyen ceviz içi gelir ki bunlarda toplumların kanaat ve fikir ehlini temsil eder. Burada gözardı edilmesi bize pahalıya mal olacak bir hususta var ki bu; cevizin beynine musallat olması muhtemel kurtlardır. Bunlara yeterince dikkat edilmediğinde bedelleri ağır olabilir.

Bu misalimizde olduğu gibi ümmetin böğrüne saplanan birtakım kurtlar var ki bunlardan emin olmanın temel şartı öncelikle bunları tanımak olsa gerek. Tarihsel olarak ümmetin şahit olduğu gibi bunlardan biri Şia’dır diğeri ise Neo-Selefiye yani Vahhabilik.

Parantez içinde şunu da ifade edeyim. Burada selefiyim diyenlerden kastım kesinlikle selef-i salihin efendilerimizin (radiyallahu anhum) yolu ve istikameti üzere olan samimi Müslümanlar değildir. Ki bu samimi Müslümanlarla İslam’ın omurgası olan Ehl-i Sünnet arasında yöntemsel birtakım farkların dışında bir farklılığın olmadığı kesindir. Dolayısı ile sahabe-i kiram efedilemirimizin (radiyallahu anhum) itikadi duruşları üzere, teslimiyetleri üzere olup da tekfircilik hezeyanına düşmeyen ve Kur’an’ı ve Sünnet-i Seniye’nin naslarına karşı “semi’na ve eta’na” diyen halis müminlere dediğimiz bir şey yoktur.

Şimdi ifade ettiğim iki akımdan Şia’ya gelince; yılarca “İran İslam inkılabı” dedikleri şeyle yıllar yılı ümmet-i İslam’ı sömüren barbar Batı kültürüne başkaldırmaya hasret kalmış, bu hasretlerinden dolayı birçok Müslümanın gönlüne taht kuran bu Şia olgusunun proje babasının ABD istihbaratı olduğunu bugün delilleri ile beraber birçok vesile ve medya aracılığıyla görmekteyiz. Ayrıca en basitinden uygulamada İslam adına yapılan bu devrimin, olduğu günden bugüne dek Yahudilerin ve Hristiyanların kilise ve havra açmalarına İran’da müsaade edilmesine ve cumhurbaşkanlarının Yahudilerin özel bayramlarını kutlamasına rağmen; ciddi bir mevcudiyete sahip olan Sünni Müslümanların bırakın hassasiyetlerine riayet etmeyi, kendilerine ait cami açmalarına dahi maalesef müsaade edilmemiştir. İran’a gidip bir tane bile olsa yeni açılmış veya açılmasına müsaade edilmiş Sünni Camii göreniniz oldu mu hiç? Ama buna rağmen laik bir rejimi olan Türkiye’de bile Caferi camilerinin, bir Şia mezhebi olan alevi cemevleri’nin açılmasının önünde hiçbir engel yok. Bunların yanı sıra şöyle bir soruyu kendinize sorun hele! Bugüne dek İslam tarihinde Şia’nın ve kurulduğu günden bugüne dek İran’ın küfre karşı yaptığı (İsrail’e karşı göstermelik ve yapmacık hamasi tehditleri hariç) bir tane savaş duydunuz mu, gördünüz mü!? Irak’ta Müslümanları katletmede üstlerine rakip tanımayan ABD’yi Irak’taki Müslümanların başına musallat eden yine onlar.

Medyanın Şia’yı veya İran’ı ABD karşıtı diye bize lanse ettiği halde ABD’nin Irak’ı işgalinde öncü kuvvet olan ve Mehdi Ordusu vb. şii bürolarının altında işkence ile binlerce Ehlisünnet İslam âlimini hunharca katleden yine onlar. Yine Suriye’de Esad’ın şebbihalarını eğiten ve onlarla kol kola binlerce mü’mine hanımefendinin iffetini çiğneyen ve yüzbinlerce Müslümanın canına kasteden, bugüne dek güya İsrail’in hasmı olan Hizbullah dedikleri oluşum ve İran’dır. Baştan beri Esad ile yaptıkları menfaat çalışmasını Esad sonrası bir Ehlisünnet oluşum ile yapmaktan ise bugünkü rezillikleri yeğleyen yine İran. Ama bunca vahamete ve çıkardıkları mezhep fitnesine rağmen mezhepler arası yakınlaşma ve Müslümanlar arasındaki ayrılıkları kaldırma adına güya birtakım girişimlerde de bulunuyorlar. Arsızlıktan öte bir şey bu. Zira bir yandan bu çalışmada bulunan bu ifritamiz yapılar diğer bir yandan da özellikle halkının hepsi veya çoğunluğu Ehli Sünnet olan ülkelerde teşeyyu (Şialaştırma çalışması) yapmaktan geri durmamaktalar. Bu yapılara sorsanız halkı Ehli Sünnet inancına sahip olan bu ülkelerde yaymaya çalıştıkları bu şii hilalinin kaçta kaçı kadar bir çalışmayı halkı küfür üzere olan küfür memleketlerinde yapıyorlar? İnanın ki 5’te 1 bile değil. Çünkü dertleri başka. Kendi varlıklarının karşısında küfrü değil bilakis Ehli Sünnet ana omurgayı görmekteler. Diğer bir deyişle de İslam Ümmeti’nin aslı olan, ana yapısı olan Ehl-i Sünnet’i Müslüman olarak görmemektedirler.

Bir yandan güya mezhepler arası tekarrub (yakınlaşma)yı yaptıklarını iddia etmekteler. Ehl-i Sünnet inancı esaslarına göre iman ile küfür arasındaki en temel ilkelerden olan sahabe hassasiyetine rağmen, fakat görmekteyiz ki başta Hz. Ali (r.a.) efendimiz olmak üzere birkaç tanesi dışında diğer tüm sahabe efendilerimiz hakkında sebbetmeleri (küfür) etmeleri ve iffeti ile alakalı 11 ayet-i celile nazil olmuş olmasına rağmen Hz. Aişe (r.anhuma) annemizin iffetine dil uzatıp onu aşağı mahalle kadını seviyesine indirmeleri onların her konuda takiyye yaptıklarının göstergesidir.

İkinci bir virüs, kurt ve ümmetin böğründeki hançer olan Suudi ailesinin mezhebi ve ideolojisi konumundaki Vahhabilik’e gelince; (parantez içinde şunu öncelikle ifade edeyim: Yakın bir zamanda Suud’un yeni veliahdi olan Muhammed bin Selman’ın “bizler yıllardan beridir müttefiklerimizin (kastı ABD ve diğer avaneleri) isteği ile ortadoğuya vahhabilik ekolunu yaydık” ifadesi aslında bu nadanların herhangi bir inanç veya mezhebin umurlarında olmadığını ortaya koymaktadır. Tek dertleri hakları olmadığı halde zulmen elde ettikleri saltanatlarının ellerinden gitmemesi için kendilerine bu bahşişte bulunan efendilerine layıkıyla kölelik yapmak olduğu ortadadır.) şimdi şöyle bir durum muhasebesi ile bu meseleye bakacak olursak meramımızı daha iyi ifade etmiş oluruz: Hacca giden tüm hacıların Efendimizin (s.a.s.) dünyaya geldiği ev diye bildikleri iki katlı yer maalesef kütüphaneye çevrilmiş durumda ve oranın böyle bir hakikate sahip olmadığı düşünceleri estirilmekte. Hz. Ebubekir’in (r.a.) evi Hilton oteline, Hz. Ömer’in (r.a.) evi ise başka bir otele çevrilmiş durumda. Buna mukabil; Osmanlıya karşı Şerif Hüseyin’i ayartan İngiliz casusu Lawrence'in evi Suud’un başkenti Riyad’da müze olarak kullanılmakta. Yine şöyle bir geçen yüzyıla baktığımızda şerif ailesini devirttikten sonra onun yerine geçirdikleri Suudi ailesi, kendilerine sunulan imkânın bedeli olarak ABD ve İngilizlere köleliğinde hiç kusur etmediğini göstermektedir. Zira Suudi ailesi; hac ve umreye giden Müslümanlardan kazandıkları imkânlarla birçok yatırım ve finansman imkânlarını ABD ve İngiliz ekonomisini ayakta tutmak için yönlendirmekteler.

Bu yapılar resmî ideolojisi ve mezhebinin Hanbeli mezhebi olduğunu resmiyette ifade etse bile en büyük düşmanlarının Müslümanlar olduğu görülmektedir. Özellikle ülkede bulunan üniversite ve eğitim kurumlarında Hanbeli mezhebi yerine Vahhabilik mezhebi uygulanmakta. Bu uygulamaya uymayan eğitim kurumlarına, STK, cemaat ve cemiyetlere asla hayat hakkı tanınmamakta. Bu durum öyle ileri gitmiş bir vaziyetteki büyük muhaddis Seyyid Muhammed Alevi Maliki hazretleri vefat ettiğinde İslam dünyasının beğeni ile dinlediği Kâbe imamlarından Essudeysi, (bu zat kısa bir zaman önce medyaya da yansıdığı üzere adeta “şecaatini arz ederken sirkatini ifşa eden hırsız” gibi bizler ABD ile beraber Suud’un dünyayı idare ettiği hezeyanında bulunmuştur) bu nadan Muhammed Alevi Maliki hazretlerinin cenaze namazı kılınırken namaza katılmak yerine oturmayı yeğlemiştir. Hem de onca Müslümanın gözü önünde. Bir nebze de olsa vicdanlı olup bunların hezeyanlarının dışında bir duruş sergileyen diğer bir Kâbe imamı ise yakın bir zamanda İslam coğrafyalarındaki darbeci zalimlere bir duasında lanet okudu diye hapsedilmişti. Bunlarla beraber Müslüman cemaat ve cemiyetlere asla müsaade edilmemekte özellikle İhvan-ı Müslimin yanlısı olduğu tespit edilen birçok âlim ve İslam coğrafyalarındaki cihada gönüllü olan mücahitler Suudi hapishanelerinde bir bir kraliyet ailesine düşman yaftası ile çürütülmekte.

Genel bir gidişat olarak bakıldığında Suudi hanedanı krallığını koruyabilmek adına tüm İslam ümmetine hainlik ederek, batılı emperyalistlerin yanında yer almakta. Hacca giden Müslümanlardan kazanılan paraların zekâtlarını krala bağlı vakıflarda tutup, İslam coğrafyasına fitne salmak maksadı ile kullanmakta. Bugün tüm İslam ülkelerinde, özellikle Türkiye’mizde mantar biter gibi biten tekfirci, mezhepsiz ve selefiyiz diyen akımların finansörlüğünü bu paralarla yapmaktalar. Bilmem hiç duyanınız oldu mu herhangi bir küfür ülkesinde bunların insanların hidayeti için bir çalışma yaptıklarını. Ama her gün görüyor ve işitiyoruz mezhepsizleri, tekfircileri, vahhabilliklerini selef-i salihinin adını kullanarak Ehlisünnet Müslümanlarını ifsat hareketlerini.

Birkaç sene önce bunların hocalarından birine ‘neden kafirlere davetle değil de Ehl-i Sünnet Müslümanları tekfir etmek için onlarla bu kadar cedelleşme yolunu tercih ediyorsunuz’ diye sorduğumda bana ‘bize göre sizler mürtedsiniz, bu nedenle de kafirlerden önce sizin gibi olanlara tebliğ yapmayı şiar edinmekteyiz.’ hezeyanını savurmuştu.  

Şöyle bir durup baktığımızda görmekteyiz ki; Suudi ailesi Allah’ın verdiği petrol nimetinin gelirleri ile bütün alanlarda ABD, İngiliz ve İsrail’in başını çektiği Batı blokunun menfaatlerine çalışmakta. Daha dün Rusya ile Çeçen Müslümanlar arasındaki savaşta Rusya’yı destekledi. Yemen’de diktatörün sonuna kadar yanında! Mısır’da Hüsnü Mübarek gidene kadar yanında! Ürdün’de ise Müslüman Kardeşler cemaatine baskı yapmaması durumunda Ürdün’e olan mali desteğini çekeceği tehditlerini savurmakta. Ve Mısır’da darbe yaparak binlerce Müslümanın canına kasteden ve yüzlerce mümine hanımefendilerin kirlenmesine öncülük eden Sisifiravununa ilk anda destek veren yine Suud kraliyeti olmuştur. Filistin’de Hamas’a ve Müslümanlara karşı İsrail’in emniyet sübabı olarak kullandığı Mahmut Abbas’ı desteklemekte.

Yine yakın bir zamanda Türkiye’ye yapılmak istenen darbenin finansörü hususunda Suud’un gizli ve de BAE’nin ise nerdeyse direk finansörlük ettiğini bilemeyen kalmadı. Ve efendileri olan ABD’nin telkinleri ile kısa bir zaman önce Katar’da yapılmak istenen darbenin de mimarının Suudi devleti olduğu halen Yemen’de devam eden savaşta varlığını bir nevi borçlu olduğu İran ile kayıkçı kavgasına tutunarak oradaki mazlum halka zulüm edenin yine Suud olduğu açık ve aşikar bir vakıadır.

Müslümanlara karşı bu kadar pervasız ve kabadayı davranan bu nadanların yanı başlarında bir asra yakın bir zamandan beridir İsrail zaliminin zulmü altında inleyen Filistin, dolayısı ile ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa söz konusu olduğunda ise göstermelik bir iki nakarattan başka yapacak bir şeyleri olmadığını hep gördük.

Bir bakar mısınız? Suudi rejiminin güdümünde olan bir selefi hareketi ki normalde demokrasiyi küfür sayarken bunlar Mısır’da İhvan-ı Müslim’inden sonra ikinci büyük cemaat idiler. Bir Müslüman cumhurbaşkanının ve onunla olan binlerce Müslümanın zindana atılması ve Yahudi bir adamın cumhurbaşkanı yapılmasında da öncü kuvvet olma rolünü üstlendiler. Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde yine Müslüman Kardeşler cemaatine baskının mimarı olarak karşımıza çıkmaktalar. Daha düne kadar Rusya’ya karşı cihad eden Afgan Müslümanlara mücahit gözüyle bakarken, ne zaman ki ABD Afganistan’ı işgal edince bu Müslümanlara haince terörist yaftasını yapıştırdılar.

İfade ediliyor ki bu Arap ülkelerinin başındaki satılmış krallar eğer ümmetten elde ettikleri paralarını ABD’nin bankalarından çekseler ABD çöker. Ama nerede! Bu örneklerden yola çıkarak şunu açık ve net olarak ifade edebiliriz ki; İslam ümmetinin bugün birçok ülkesinin cayır cayır yanması ve yanmayan diğer ülkelerin de fokur fokur kaynamasının altındaki temel sebeplerden biri de aramıza sokulmuş ve böğrümüze saplanmış bu fitneci hainlerdir. Demem o ki bu fitneci kurtları ümmet görüp kendi bünyelerinden temizlemedikçe her attığı adım ve atılımda artlarından saplanmış bir hançeri hissetmekten kurtulamayacakları kanısındayım; bu nedenle tespit tedaviden önce gelir fehvası gereğince Müslümanların öncelikle içlerindeki bu kurtları tespit edip bunları izale etmenin yol ve yöntemleri üzerinde çalışmalarının kurtuluşun temel kurallarından birisi olduğunu düşünüyoruz.

Selam ve dua ile…   

İlimsiz

DİĞER MAKALELER